Dünyanın Yerlisi

Şubat 2018

Newcastle’dan sonra heyecanla beklediğim adresime, İngiltere’nin dışına, İskoçya’ya gidiyordum. Filmlerde gördüğümüz özgürlük savaşçıları, gayda çalan etek giyen adamlar, ağır aksanlı bu insanlarla dolu toplumun nasıl olacağını merak ediyordum. Bu ön yargılardan sadece ağır aksanlı insanların günümüze kadar geldiğini deneyimledim.

Yaklaşık 3 saat süren yolculuğumdan sonra, 19:30 sularına Edinburgh’a geldim. İlk fırçamı otobüsten inip platformdan dışarı çıkmaya çalışınca, yan otobüs şoförünün söylediklerinden yakalayabildiğim kelimelerle ‘oradan değil, buradan geçeceksin’ dediğini çıkartabildim. Tıpış tıpış gösterdiği yere doğru yürürken, İskoçlarla ilk interaksiyonumu gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyordum.

Saat geç olduğu ve hala tam olarak iyileşemediğim için, direk beni misafir eden, yine Couchsurfing’den bulduğum hostumun evine doğru yürümeye başladım. Merkezden 10 dakika yürüme mesafesinde yaşayan Diego, Edinburgh’da okuyan bir İtalyandı. Ve sağ olsun iki geceliğine beni misafir etmeyi kabul etmişti. Diego’nun evine varmadan ufak bir jest maiyetinde 6 bir paketi aldım. Biramla ve yanında aldığım akşam yemeğimle (sandviç ve portakal suyu) Diego’nun evine gittim. Her couchsurfing hostumla yaptığım gibi bir süre sohbet ettikten sonra (‘’nereden geldin’’, ‘’neler yapıyorsun’’, ‘’buradan sonra nereye?’’ ile başlayan sohbet ilerlerse ’’hayattaki planın ne’’ye kadar gidebiliyor) Diego biraz daha çalışmak için, ben de biraz Edinburgh’u yürüyerek gezmek için birbirimizden müsaade istedik.

Akşam ışıklarında yürüdüğüm Edinburgh’u 1 sene boyunca okuduğum Brugge’a çok benzettim. İki şehrin de özelliği yapısıyla, binalarıyla ve hikayeleriyle bir ‘peri masalı’na benzemeleriydi. Edinburgh’un da Brugge gibi birkaç günlüğüne gezmek için harika bir şehir olduğunu tahmin ettim. Edinburgh Brugge’dan daha büyük bir şehir olduğu için orada yaşayanların Brugge’da yaşayanlar kadar sıkılmadığını düşündüm (ufak şehirler iyi bir arkadaş grubunuz ve hobileriniz yoksa çok sıkıcı olabilir).

Gotik katedralleri, inişli çıkışlı arazileri ve sokaklarda biralarını içen gençleri ile Edinburgh’da geçirdiğim ilk saat bana çok iyi gelmişti. Fakat sağlığımı çok zorlamamak adına daha fazla uzatmadan eve dönmeye karar verdim. Nasıl olsa yarın tüm gün benimdi.

Eve varınca fazla oyalanmadan yatağa geçtim ve bir sonraki gün olabildiğince erken kalkmayı planladım. 08:00 gibi kalktıktan sonra Diego’nun ev arkadaşı Paolo ile tanıştım. Benim kaldığım salon mutfağa entegre olduğu için Paolo beni rahatsız ettiğini düşünüp biraz utanıp sıkılarak mutfağa girdi. Halihazırda uyanmış olduğumu görünce ‘kahve ister misin?’ diye sordu. İtalya mokasında kahveye asla hayır demeyeceğim için yine cevabım ‘evet’ idi.

Edinburgh’da bir İtalyan restoranında baş-aşçı olarak çalışan Paolo ile biraz sohbet ve birer kahve paylaştıktan sonra Edinburgh maceram için yola çıktım. ‘’Old Town’’ (şehrin en eski yeri olan bölgeye verilen ad)’da yürüyüp gözüme çarpan binaları, sokakları ve dükkanları gezmeye başladım. Herhangi bir plan yapmadan, sadece içimden nasıl gelirse. Birkaç saat yürüdükten sonra bir çok şehirde olduğu gibi burada da bir ‘’Free Walking Tour’’ tabelası gördüm.

‘Free Walking Tour’, yani ücretsiz yürüyüş turları bir çok turistik şehirde yapılıp, minimum sayıda insan toplandığı takdirde rehberin bir ücret talep etmeden, sadece katılanların istedikleri bahşişi vermesiyle (ya da vermemesiyle) oluşan bir turdur. Genelde bu turlara katılmayı çok seviyorum, çünkü şu ana kadar katıldığım her turda rehberler işini seven, çok iyi yapan ve yardımcı olan insanlardı.

Bu seferde Edinburgh’da 25 sene yaşamış, boyu 2 metreyi geçen bir İskoç bize güzel aksanı ve harika hikayeleri ile muazzam bir tur deneyimi yaşattı. İskoçya’nın karanlık geçmişinden yaşanan hikayelerine, mitlerinden kültürüne kadar birçok şeyi anlatan rehber bizi bilinen yerler dışında turistlerin bulamayacağı birçok güzel noktaya da götürdü.

Bu turda bana en gülünç gelen şeyde birkaç yüz yıl önce Avrupa’nın en yaşanılmaz yerlerinden biri olan Edinburgh’un (kirlilik, politika, iklim gibi sebeplerden ötürü) şimdi en yaşanılacak yerlerden birine dönmesiydi. Bazen insanların doğruyu bulabilmesi için birçok yanlıştan öğrenmesi gerekiyor herhalde diye düşündüm kendi kendime.

Turdan sonra hem birkaç ihtiyacı gidermek hem de gerçekten merak ettiğim için ‘National Museum of Scotland’ yani İskoçya Ulusal Müzesine gittim. Daha önce de yazdığım gibi, Birleşik Krallıktaki devlet müzelerinin hepsine herhangi bir şey ödeme zorunluluğunuz olmadan girebiliyorsunuz (sadece dilerseniz belli bir destek miktarı bırakabiliyorsunuz). Tüm şehir müzelerin de yine daha önce belirttiğim gibi birbirine benziyor. Yakın tarihten ilk memelilerin yaşadığı tarihe kadar bir çok bilgi, maket ve interaktif platformun bulunduğu bu müzeler oldukça keyifli.

Müzede 1 saat dolandıktan sonra konferansıma hazırlanmak üzere Diego’nun evine gittim. Biraz dinlenip biraz da hazırlıklarımı tamamladıktan sonra konferansa doğru yol aldım. Yine başka bir ülkede konferansımı vermenin hazını yaşadıktan sonra Couchsurfing’de gördüğüm haftalık buluşmaya gidip, birçok farklı kişinin olduğu etkinlikte biraz daha sosyalleştim. Sosyalleşmenin dozunu tamamladığımda da eve dönüp, bir sonraki sabah destinasyonuma, yani Glasgow’a hazırlanmak üzere yola çıktım.

Genelde her şehirde 1’er gün geçirdiğim Birleşik Krallık turumda Edinburgh gibi güzel bir şehirde 2 gün geçirebilmenin mutluluğunu yaşadım. Bir turistin isteyeceği her şeye sahip olan Edinburgh gördüğüm kadarıyla sadece bununla kalmıyor. Edinburgh yaşanmak için de harika bir yer gibi duruyordu. Bir gün yaşar mıydım bilmiyorum ama ilk fırsatta tekrar ziyaret edeceğimden eminim.

 

Birleşik Krallık ‘Turne’mde, hemen hemen gittiğim her şehre önceden planlayarak gitmiştim. Fakat bir iki şehri son dakika kararıyla görmeye karar verdim. Bunlardan biri de Newscastle’dı. Daha önce (özellikle futbol takımından dolayı) ismini bolca duyduğum Newcastle’ın bir önceki durağım Leeds ve bir sonraki durağım Edinburgh arasında durduğunu

Devamını Oku

Sabah erken saatteki otobüsüm için Manchester otobüs terminaline gidip 1 saatlik bir yolculukla Leeds’e vardım. Bu sefer ev sahibim Leeds’in tam içinde değil, 6 km uzaktaki Horsforth kasabasındaydı. Bu sebeple Leeds tren istasyonundan da kısa bir trenle Horsforth kasabasına gittim. İki kere gidip geldiğim Horsforth’ta

Devamını Oku

Bir çoğumuz bir çok şehir hakkında detaylı bilgi sahibi olmasak da, o şehrin popüler kültürü sayesinde (müzik grupları, futbol takımları) şehrin ismini ve nerde olduğunu (hemen hemen) biliriz (özellikle iddaa oynayanların Avrupa’nın en ufak kasabalarını bile bilmesi çok etkileyici). Manchester’da bu şehirlerden biri. Hali hazırda İngiltere’nin

Devamını Oku