Dünyanın Yerlisi
 

Cambridge – Oxford’un Baş Düşmanı?

Uzun süredir gitmek istediğim bir şehirdi Cambridge. Üniversitesinden dolayı ismini sık sık duyduğumuz bu şehre York’tan bindiğim trenle hızlı bir şekilde gidiyordum (otobüsle 7 saat sürecek yol trenle 2,5 saat sürdü).

Cambridge istasyonuna vardıktan sonra tren istasyonundan hafif yağmurlu bir havada şehir merkezine yürümeye başladım. Şehir gördüğüm kadarıyla tek bir caddenin üzerine kurulmuş, tek bir cadde şehrin başından sonuna kadar gidiyor. Oralardan da sağa sola saparak istediğini yere varabiliyorsunuz.

Yolumun üstünde bir kiliseye girip çıktıktan sonra akşam semineri vereceğim yere geçmeden önce şehir merkezinde (yine sırtımda ve önümde çantalarımla) yürümeye başladım. Artık çantalarla yürüye yürüye bu konuda ‘’fit’’leşmiştim, o yüzden bazen çantaları taşıdığımı bile unutuyordum.

Biraz dolandıktan sonra haritalardan hangi toplu taşımayı kullanacağıma bakıp semineri vereceğim, şehrin 15 dakika dışında olan ‘’Bradfield Centre’’a doğru yol aldım. Keyifli bir grupla geçen güzel bir seminere Cambridge’deki ev sahibim John’da gelmişti. Hatta yolda yiyecek bir şey fırsatı bulamadığım için John’a Birleşik Krallık’daki süpermarketlerde bulunan ‘’3 pound deal’’ olan bir sandviç, bir içecek ve bir atıştırmalık kapsayan paketi almasını rica etmiştim. Sağ olsun üşenmeyip alan John beni büyük bir açlıktan kurtarmıştı.

Seminerden sonra John’un arabasına binip, Cambridge’e doğru gitmeye başladık. Beni uzun süre önce burada kurulan Amerikan üssünden birçok askerin uğradığı bir bara götüren John sonra da ‘’açık mikrofon’’ yapılan başka bir bara götürdü. Burada ‘’amatör’’ (aslında oldukça profesyonel gibilerdi) gruplar gelip çalışmalarını (yani şarkılarını) sahneleyebiliyorlardı. Son zamanlarda duyduğum en güzel şarkılardan birini duyduğum bu akşam da John’un babasıyla da tanıştım. Komik olan John’un babasıyla planlı bir şekilde değil, 60 küsür yaşındaki, sık sık akşamları dışarıya çıkan babasıyla o akşam aynı barda denk gelmemizdi. Bu yaştaki bir adamın aktif bir sosyal hayatı olmasına duyduğum saygı ve hayranlıkla, John’un babasıyla gayet keyifli bir sohbet ettik.

Bir süre de güzel grupların güzel müziklerini dinleyip eve doğru yola aldık. John’un evi tam Cambridge’de değil, 15 km uzak bir kasabada olduğu için yaklaşık 30 dakikalık bir yoldan sonra John’un evine vardık. Bir çok couchsurfing evinde tanık olduğum dağınıklığa burada da tanık olsam da, John dağınıklığının içinde kendi düzenini tutturmuştu. Üstüne üstlük benimkine çok benzeyen siyah bir kedisi vardı. Ben kediyle oynaşırken John bize güzel bir akşam yemeği pişirmeye başladı. Dün Paul’un pişirdiği gibi John’da çok güzel bir somon balığı pişirmişti. Güzel sohbet eşliğinde harika bir yemek yedikten sonra John yatacağını söyledi ve bana odamı gösterip neyin nerde olduğunu anlattı. Ben de yaklaşık 30 dakika oyalandıktan sonra güzel bir uyku çekmek üzere gözlerimi kapadım.

John’la sabah 8 gibi kalkacağımızı teyitleşmiştik. 8’de gözlerimi açtığımda alt kattan (John’un evi iki katlıydı) tıkırtılar geliyordu. Birden kapıma biri tıkladı ve John’un sesini duydum. ‘’Gel’’ dediğimde John elinde bir kase ile odaya girdi. ‘’Al bakalım ön kahvaltın” diyerek sıcak bir muesli tepsisini elime verdi ve asıl kahvaltının beni aşağıda beklediğini söyledi. Hayatımda nadiren yatağıma yemek getirildiğini göz önüne alırsak bu jest beni hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti. Toparlanıp aşağıya indiğimde John’un tipik bir İngilizce kahvaltısı hazırladığını (sosis, fasulye, bezelye ve yumurta) gördüm. Bu harika misafirperverliği karşısında teşekkür ederken bir yandan da harika kahvaltıyı mideye indiriyordum. Kahvaltımızdan sonra John daha önce de dediği gibi beni Cambridge’e yakın bir yere arabayla bırakacağını, oradan otobüsle merkeze geçebileceğimi söyledi.

Yağmurlu bu günde arabayla yola çıktığımızda varacağımız yere kadar sohbetimizi sürdürdük. Uzun süredir Türkiye’ye gelmeyi planladığını söyleyen John’a her zaman İstanbul’da bir evi olduğunu hatırlatmayı unutmadım. John arabayı otobüs durağının yakınına park edip benden 2 dakika beklememi rica etti ve arabadan çıktı. Birkaç dakika sonra gelip beni otobüse bırakacağını söyledi. Otobüsün yanına geldiğimizde elime bir şey tutuşturup ‘’kraliçenin hediyesi’’ diyerek, hızlıca vedalaşıp yanımdan ayrıldı. Elime tutuşturduğu şeye baktığımda bana otobüs biletimi alıp hediye ettiğini gördüm. Benim ona borçlu hissetmem için de çok uzatmadan hızlıca ‘’hoşça kal’’ deyip gitti.

Hem hoşuma hem de komiğime giden bu olayla birlikte otobüse binip Cambridge şehir merkezine geldim. Merkezde biraz daha gezdikten sonra bir Starbucks’a oturup, 2 saat kadar laptop’umu açıp işlerimi toparladım.

Ve artık son durağa, yani Londra’ya dönüş vakti geliyordu. Londra’da dolu dolu 4 güne girmeden önce Cambridge’e bir kez daha teşekkür edip, tekrar görüşmeyi dileyerek ayrıldım.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN