Dünyanın Yerlisi

Warning: array_key_exists() expects parameter 2 to be array, string given in /home/gezgini1/dunyaninyerlisi.com/wp-content/themes/readanddigest/framework/lib/eltd.functions.inc on line 321

Warning: array_key_exists() expects parameter 2 to be array, string given in /home/gezgini1/dunyaninyerlisi.com/wp-content/themes/readanddigest/framework/lib/eltd.functions.inc on line 321
 

‘Dünyanın Yerlisi’ Gezgin Hikayeleri: Aysem’in Hikayesi

Aysem konvansiyonel anlamda ‘gezgin’ kategorisinde olmayabilir. Fakat Aysem tam bir dünya vatandaşı.

Aysem ile henüz yüz yüze tanışmadık. Kendisi benim girişimcilik çalışmalarımdan tanıdığım bir arkadaşım vasıtasıyla benimle facebook üzerinden tanıştırıldı. Süreçte hem bireysel olarak hem de profesyonel olarak hem sevdiğim hem de çalışmaktan keyif aldığım biri haline geldi.

Aysem gezginlerin yol gösterdiği ve daha rahat gezdikleri bir girişimin kurucusu. ‘Loacal’ isimli start-up ile seyahat edenler ile lokalleri bir araya getiren Aysem kitabımızda hikayesini bizimle paylaştı.

‘Loacal’ web sitesi: www.loacal.com

Facebook sayfası: https://www.facebook.com/Loacal/

İşte Aysem’in hikayesi:

2015 yılının Kasım ayında ‘Bu kadar iş yeter, biraz daha gezmek lazım.’ güdüsüyle her şeyi bırakıp Güney Amerika’ya Yağmur Ormanlarına gönüllü çalışmaya gittim. İlk durağım Peru oldu. Bir hayalin gerçeğe dönüşüydü orada geçirdiğim süreç. Gözün göremediği noktalara kadar uzanan ağaçlar, üzerimizde daldan dala uçarcasına sıçrayan maymunlar, dev sivrisinekler, garip böcekler, boyumuzdan uzun yapraklar ve tabi ki tarantula kardeşler… Pek garip ve derin bir güzelliği vardı bu deneyimimin. “Zor değil miydi peki?” diyeceksiniz.

Tabi ki zordu. Dillerini anlamadığım (İspanyolca bilmiyorum) yerlilerin arasında, standart bir evde olabileceğini tahmin edemeyeceğiniz hijyenden uzak şartlarda, alışık olduğumuzun neredeyse on katı büyüklüğünde sivrisineklerin ordu gibi saldırıları sonucu tüm vücudun hasarı ve kaşınmaktan uyuyamadığınız geceler boyunca insan kendini sorguluyor tabi ki. Ben burada ne yapıyorum? “Konforlu evimde, pamuk çarşafların arasında huzurla uyumak varken, ben burada ne yapıyorum acaba?” dediğim olmuştur. Kendimi yalnız, çaresiz hissettiğim, mutsuz ve yapayalnız hissettiğim anlardan bahsediyorum. Telefona, televizyona, haberlere, arkadaşlara, sosyalleşmeye ne kadar da bağlı olduğumu düşünmeye başladığım o anlar.

Ancak gece bir sandalda, Amazonların sadece yerlilerin bildiği sapa göllerinden birinde gökyüzünü izlerken, ne kadar çok yıldız olduğuna şaşırıp, sessizliğin aslında kendine has hafif ve ferahlatıcı sesini fark ettiğimde yalnız olmadığımı anladım. Doğanın bu denli dengeli olduğunu sandalla kıyıya yanaşırken suyun içinden bir çift gözün beni izlediğini fark ettiğimde anlamıştım mesela. Bir timsah yavrusuymuş meğer beni izleyen o iki gözün sahibi. Öğretilmiş korku duygularım kabarmıştı hemen, koşup kaçasım gelmişti o an. Ancak aslında onun benden korktuğunu anlamam, onun yaşam alanında, onunla beraber yaşayan bu insanların naifliğini ve sevecenliğini görmem tüm korkuları, tüm uykusuz geceleri sıfırlamıştı adeta.

Çizgi filmlerde gördüğümüz dallardan sarkan o doğal, güçlü iplerin gerçek olduğunu bu gezimde öğrenmiştim mesela. Hatta iplerden birine tırmanırken Yağmur Ormanlarındaki Jane gibi hissetmiştim. Basit ve doğal bir yaşam, karmaşıklıktan uzak.

Peru’da birçok hayvan koruma evi ve barınağı varmış, bu gezimde öğrendim. Onlardan birini ziyaretimde bir maymunun üzerime sıçradığını ve kalbim yerinden fırladı denecek kadar çok korktuğumu hatırlıyorum. Meğer beni sadece keşfetmek için yanıma gelmiş, gönüllüler söylediğinde çok şaşırmıştım. Bu maymun zengin birinin evinde bir kafeste süs olarak gösterilmek üzere satılırken gönüllüler yakalamış. Dünyada neler oluyormuş meğer.

2016 yılına, ailesi Peru’da insansılar tarafından öldürülmüş öksüz bir tembel hayvanı gönüllü olarak sahiplenen yerel insanlardan birinin evinde, ona doğal hayatıyla kendi tahta evleri arasında bir hayat kurdukları o yuvada girdim. Hayatımı derinden etkileyen o geceden çekilen fotoğraflara baktığımda yüzümdeki gülümsemenin içtenliğini fark etmemek elde değil. Doğallık, özgürlük, sadelik ve, gezme ve keşfetme ruhu ne de güzel şeymiş meğer.

Peru insanından ve doğasından bahsettikten sonra, o bölgenin yemeklerine değinmeden geçemeyeceğim. Aslında günümüzde birçoğumuzun gördüğü bildiği tropik meyvelerin tazesinin tadı ile bizim yirmi katı fiyatına aldığımız ürünlerin tadı arasında hiçbir bağlantı yok. Papaya, mango, guava ve daha nicesi uçaklarla, gemilerle uzun yol sarf ederek, memleket değiştirerek ülke sınırlarına girene kadar meğer yaşlanıyor, somuruyor, tadını yolculuğa emanet ediyormuş. Demem o ki, kendi kültürümüzün güzel sebzesini, meyvesini kullanmaya odaklanın. Çünkü gezgin olmanın en lezzetli getirilerinden biri olarak her yörenin kendi tatlarına varmak için bile yolculuğa çıkılabilir.

Evimde TV karşısında geçirmeyi seçmediğim her gün apayrı anılar edindim. ‘Yüreği zengin olmak’ kalıbını şehir hayatında bir daha görebildim diyemem. Ancak her anımın benim ben olmamdaki kaçınılmaz etkisinden bahsedebilirim size.

Örneğin, Peru ziyaretimden sonra Panama’ya, Orta Amerika’ya geçtim. Panama şehrinin cafcafından daha sonra bahsedeceğim size. Önceliğim o filmlerde görüğünüz renkli çaputlarla belli kısımlarını örtmüş, sürekli dans eden, heykel yapan, kıyafet boyayan, dallarla yapılmış hörgüçlü yerlerde yaşayan, kendine özgü yerel dilleri olan insanların oluşturduğu Embera kabilesini anlatmak. Sabah kahvesiz de huzurlu bu insanlar, inanıyor musunuz? Hayatın her anından böylesine zevk almak gerçek mutluluk sanırım. Bebekler hariç, tüm yerlilerin yüzünde alıştığımızın dışında, çizgilerden oluşan, doğadaki bitkilerin özlerinden yaptıkları geçici dövmeler vardı. Öylesine doğal ve tatlıydı ki Embera çocukları… Bizim sanat olarak adlandırdığımız eserleri farkında bile olmadan, öylesine, zevk için hayatlarının bir parçası olarak yapıyordu bu çocuklar.

Tamam, bu sıra dışı hayatları anlattığım hikayelerimi bir kenara bırakıp, havalı Panama tatilime geçeyim. Orada, evinin bir odasını kiraladığım genç bir Macar kızla tanıştım. Beraber caz festivaline gittik, şarap içtik, arkadaşlarıyla beraber mangal yaptık. Evet, evet; Panamalı, Macar, Türk fark etmiyormuş, o mangal yanacak arkadaş. İlk kez sörf yapmayı onunla beraber denedim – inanmazsınız ama ücretsiz bir deneyimdi.

Konu maddiyata gelmişken, ‘Nereden geliyor bu değirmenin suyu kuzum?’ dediğinizi duyar gibiyim. Siz araba alırken, telefonunuzun yeni çıkmış modelini almayı düşünürken, ev için yatırım yaparken, ben seyahat planı yapıyorum. Birikmiş tek kuruşum yok, varsa da yeni bilet, aktivite ücreti ve benzeri almak için birikiyor. Tamam, belki benim kadar tabiri caizse ‘uçuk’ değilsiniz. Ancak, böylesine farklı ve içi dolu anılar biriktirebilmek için zengin olmaya gerek olmadığını belirtmek isterim. O beğendiğiniz yeni ayakkabıyı almayın kızlar, ya da son çıkan x marka telefonunu satın alma fikrinden vazgeçin. Onlar sizi daimi mutlulukla buluşturmayacak.

Gelin size mesafe olarak daha yakınlarda gerçekleşen birkaç anımdan bahsedeyim. Hikaye anlatan dede tadında oldu bu söylediğim; ah şu an anılar, insanlara ne anlamlar yüklüyor…

İskoçya’da yaşadığım dönemler, Londra’ya gitmem lazım. Tek bilet mecburi yani. Arada yaptığım bir kaçamağı o zaman da yaptım. Aktarmalı gitmeyi, gittiğim yerde birkaç gün kalıp, o şehri keşfetmeyi tercih ettim. Hatırlar mısınız, İzlanda’daki o uzun, söylemesi neredeyse imkansız isimli yanardağ 2010 yılında iki kez patladı. Onun ilk patlayışında, ben sadece üç günlüğüne gittiğim İsveç – Stockholm’da, havadaki aşırı kül sebebiyle uçakların iptalinden dolayı mahsur kaldım. Trenler felç, otobüslerin ek seferleri dahi dolu. Öğrenciyim o zamanlar, para da suyunu çekmiş durumda, umutsuzca nasıl “Kriz avantaja çevrilebilir ki?” dedim. Bilinmezlerle dolu İsveç’te kalmaktansa geze geze güneye inmeye, oradan İngiltere’ye gemiyle geçmeye çalışmaya karar verdim. Uzun lafın kısası, havanın açılması günler sürdü, benim gezim de öyle. Neredeyse bir hafta Kopenhag sokaklarında sadece tek kişilik yatak ve incecik bir insanın o yatağa erişebileceği daracık bir koridordan oluşan karanlık bir odada kaldım. Elimde harita sokak sokak keşfe çıktığım Kopenhag sokaklarında kuzey insanının ne kadar yardımsever, hoşgörülü ve misafirperver olduğuna tanıklık ettim. Meğer onlar da bizim gibi eve girerken ayakkabılarını çıkarıyormuş. Taksicilerin çoğunun Türk olduğunu, dönerin popülaritesini, Carlsberg’in yapımını, her İskandinav ülkesinin kendi ayrı Kron’u olduğunu bu süreçte öğrendim. Kimisi için kabus sayılabilecek bu süreci gezme, görme, öğrenme içgüdüsüyle hayatımın en güzel tatillerinden biri olarak geçirdim.

Ben Kıbrıslıyım. Jeopolitik olarak Türkiye’den pek farklı değil durumumuz. Dünyanın gözbebeği ülkelerinin sürekli baskısı altında, kendi kendine yetemeyen, savaşlarla büyümüş bir neslin çocuğuyum ben. Buna ek olarak, minicik bir adanın, kendi halinde, gelişime açık ancak erişemeyen toplumunun ihtiyaç harici para harcamama güdüsünün hakim olduğu bir toplumda büyüdüm. Bunlara rağmen, fırsatları kendim yarattım ve dünyanın %23ünü adım adım gezdim.

Farklı insanlarla tanışma, onların kültürünü gözlemleme ve yakından tanıma fırsatını kendim yarattım. Yerel biriyle deneyimlenen aktivitelerin, geçirilen zamanın gezilen bölgeyi tanımadaki etkisini, hatta belki de benim ben olmamdaki etkisini gezilerim sırasında öğrendim.

Siz de kendinizi yollara vurun, belki bir gün yolunuz benim gibi bir dünya vatandaşından geçer.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN