Dünyanın Yerlisi
 

Guadalajara, Meksika – Şehir İçinde Şehir

2010 yılıydı, İspanya’nın Alicante şehrindeydik. Arkadaşlarla bir kart oyunu oynuyorduk. Bu oyunda her kart numarası başka bir görevi temsil ediyordu. Numaralardan birinde de bir kategoriyi sıralıyorduk. Örnek olarak ‘’İspanyol futbolcular’’ kategorisi sorulursa, herkes tek tek bildiği İspanyol futbolcuları sayıyordu. İlk bilemeyen ya da hatırlamayan turu kaybediyordu.

Yine kategori görevi çıktı ve sorulan soru ‘’Meksika’’nın şehirleriydi’’.

İlk söylenen şehir doğal olarak başkent ‘’Mexico City’’idi. Sonra sıra bana geldi. Ve fark ettim ki Mexico City dışında bir Meksika şehri bilmiyordum. Dünyanın farklı yerlerinden olan arkadaşlarım buna şaşırmıştı.

‘’Hiç mi bilmiyorsun?’’ diye sormuşlardı hatta. ‘’Monterrey var, Cancun var, Guadalajara var…’’

Ve Guadalajara o günden itibaren aklıma kazınmıştı. Biraz bilmemenin verdiği utanç, biraz da merak karışımıyla Guadalajara’yı hep merak etmiştim.

Ve 1 Şubat 2019’da, o günden neredeyse 10 sene sonra şu an Guadalajara’da 4 gün geçirdikten sonra bir sonraki şehrim olan Leon’a gidiyorum.

Guadalajara’nın büyük bir şehir olduğunu (Meksika’nın 2. büyük şehri) biliyordum. İçine girince ne kadar büyük olduğunu tekrar gördüm.

4 gün geçirdiğim Guadalajara’da 2 ayrı ev sahibim oldu. İkisi de Couchsurfing’den olan ev sahiplerimin biri ailesiyle yaşayan Pamela, diğeri de kuzeniyle yaşayan Jann’dı.

Guadalajara’ya Aguascalientes’den geldikten sonra terminalden, Santa Anita diye uzak bir kasabada yaşayan Pame’yle buluşmak için tekrar otobüse bindim. Kendisinin ve kardeşlerinin okuduğu Guadalajara üniversitesine gidip kardeşlerinden biriyle buluştuk. Arabayla diğer kardeşini ve üniversitede çalışan annelerini aldıktan sonra yola koyulduk. Kardeşlerin hepsi İngilizceyi çok iyi konuşuyordu, ama anne çok iyi konuşmadığı için sohbet İspanyolca ilerlemek zorunda kaldı. Bu her ne kadar zorlayıcı olsa da benim için iyi bir şeydi, çünkü her İspanyolca konuşmam biraz daha fazla pratik anlamına geliyordu.

‘’Nerelisin?’’, ‘’burada ne yapıyorsun?’’, ‘’ooo çok iyiymiş’’ gibi konuşmalar eşliğinde eve gittik. 4 kardeş, ebevenyler ve 2 köpek birlikte yaşayan ailenin evi çok güzeldi. Pamela jest yapıp, kendi odasını bana verip, kardeşiyle aynı odayı paylaştı. Guadalajara dışında güzel bir kasabada oldukları için ve o hafta kasabanın festival haftası olduğu için, evden çıkıp kasaba etrafında biraz yürüyüş yaptım. Ufacık bir kasaba olan Santa Anita’da kasaba meydanına gidip kutlama yapan insanların arasına karıştım. Kasaba kilisesindeki ayini izledim, meydandaki konseri dinledim, sokak satıcılarının dışarıya kurdukları sandalyeye oturup lokal yemekleri denedim. ‘’Ne yemek istersiniz’’ diye yanıma gelen kıza ‘’hepsinden birer tane’’ diyerek, yerel yemeklere karşı olan ilgimi ziyadesiyle gösterdim.

Kasaba meydanında beni en çok etkileyen şey de eski makinelerin ve oyunların olduğu atari salonuydu. Çocukken haftada bir kere kuzenimle gittiğim ve her hafta atari gününün gelmesini beklediğim atari salonlarının bir benzerini burada görmek ve çocukların benim çocuk halimdeki gibi heyecanla bu eski oyunları oynamalarını izlemek çok zevkliydi.

Yaklaşık 2 saat geçirdikten sonra eve dönüp, biraz bilgisayarımda çalıştım. Sonra da ‘’Game Of Thrones’’un eski bölümlerini izleyen kardeşlerin arasına oturup dizi keyiflerine nail oldum.

Bir sonraki gün Pamela’nın babasıyla şehir merkezine gidip, şehir meydanından başlayacak olan yürüyüş turuna katıldım. Kanada’lı ve Çin’li turistlerin arasında 2 saat boyunca, harika bir Meksika’lı rehberle şehrin etrafında yürüyüp, hem şehrin tarihini hem de bugününü çok güzel ve samimi bir dille dinledik.

Şehirdeki güzel kiliseleri, meydanları, parkları, açık pazarları gezdikten sonra günün geri kalanında birkaç İngilizce dersimi bir kafeden verdim. Sonrasında da Pamela ile buluşmadan önce, rehberimizin ‘’mutlaka görün’’ diye önerdiği ve ilgimi çekeceğini düşündüğüm birkaç müzeye gittim. 17:00 gibi Pamela ile buluşup bisikleti için bir kilit alacağı bir yere yürümeye başladık. Bu yürüyüşte hem Pamela ile güzel bir sohbet etme fırsatımız oldu, hem de bir turistin asla göremeyeceği yerlere gitme fırsatım oldu.

19:00 gibi Pamela’nın babasıyla buluşup eve doğru yol aldık. Fakat gün burada bitmemişti. Eve döndüğümüzde babası mutlaka denememi istediği bir tekilayı ve sonra da bir kokteyli bana içirdi. Sonrasında da kasabadaki festivali hep birlikte izlemek için çıktık.

Bir gün önce yemek yediğim yere yakın bir yere gidip benim için yeni, onlar için olağan Meksika yemeklerini yedik. Sonrasında da hayatımda gördüğüm en güzel havai fişek gösterilerinden birini izledim. Hatta gösterinin sonunda hepimiz bir ağızdan ‘’Disneyland halt etmiş’’ dedik. Dini bir festival olan bu hafta kasabanın ‘’bakire’’sine adanmıştı. Her bölgenin koruyucu bir bakiresi olduğu Katolik dininde, bu kasabanın da adını aldığı azize, Santa Anita’ydı.

Couchsurfing’de aileli evlerde kaldığımda daha farklı hissettiğimi fark ettim o akşam. Annesi ve babası hayatta olmayan biri olarak sanırım o ailelerle bir arada olmak bir anlığına bile olsa beni o ailenin bir parçası olduğumu, bir anlığına bile olsa bir ailem olduğunu hissettiriyordu.

Bu güzel akşamdan sonra bir sonraki gün diğer hostuma geçme vaktim gelmişti. 20 yaşında, İngilizcesi çok iyi olmayan Jann ile şehir merkezinde buluştuk. Jann ile buluşmadan hayatımdaki ilk İspanyolca sinema deneyimini yaşadım. Uzun süre seyahatlerimde normal hayatımda yapmayı sevdiğim aktiviteleri özlediğim için, olabildiğince bu aktiviteleri yapmaya çalışıyorum (sinemaya gitmek vs…). Google maps’ten bulduğum sinemaya gittiğimde gideceğim filmin İspanyolca dublajlı olduğunu öğrendim. İlk başta gitmekten vazgeçsem de, sonrasında bunu bir ‘’challenge’’ olarak görüp bir bilet aldım. Hem İspanyolca film deneyimi yaşayacaktım hem de İspanyolcamı geliştirmek için bir fırsat olmuş olacaktı. Film boyunca her şeyi anlamasam da, bir çok kısmı anlamıştım açıkçası.

Sinemadan çıkınca hostum Jann ile şehir merkezinde buluşup, onun da uzakta bulunan evine gittik. Metro ve otobüsten sonra geldiğimiz mahallesi bir banliyödeydi. Hatta geldiğimizde utanarak ‘’kusura bakma, buralar çok güzel değil’’ dedi. Ben de asıl böyle yerleri daha çok tercih ettiğimi, çünkü bu deneyimi hiçbir turistin yaşayamacağını söyledim. Kuzeniyle yaşayan Jann aşırı misafirperver ve çok tatlı bir kızdı. Kuzeni hiç İngilizce bilmiyorken, kendisi de çok İngilizce bilmiyordu. Yine de, birlikte playstation oynamak, film izlemek, alışverişe gitmek, köpeklerini (ve geni piglerini ve kirpisini) birlikte gezdirmek ve parkın ortasında dans etmek gibi bir çok aktiviteyi bir güne sığdırdık. 20 yaşında olan Jann, couchsurfing’i annesinden duymuş ve şu ana kadar 5 farklı milletten insanı misafir etmişti. Bu yaşında dünya vatandaşı olmaya çalışması ve misafirperverliği takdire şayan idi. O günü nispeten relax geçirdikten sonra, bir gün sonra, Guadalajara’daki son günümde, şehre yakın başka bir şehir olan Tequila şehrine gidip harika bir gün geçirdim.

Sabahtan akşama gezdiğim bu ufak şehirde, sokaklarda satılan kokteyllerin tadına baktım, açık pazarda güzel bir yemek yedim, sokak müzisyenlerini dinledim, bir mahalle  berberine gittim hatta yanımda getirdiğim kitabımı son 50 sayfasını okuyarak bitirdim.

Akşam saatlerinde eve dönüp, kendi işlerimi hallettikten sonra salondaki kanepede, Jann’ın köpeğinin de (Pug cinsi) katılımıyla güzel bir uyku çektim.

Sabah uyanıp, Guadalajara’daki harika 4 günümün ardından bir sonraki şehrime, Leon’a gitmek üzere yola çıktım. Yola çıkarken bu 4 günü harika kılan herkese, en çok da güzel Guadalajara şehrine, bana karşı misafirperverliğinden dolayı teşekkür ettim.

 

Yorum yok

YORUM BIRAKIN