Dünyanın Yerlisi
 

Huehuetenango, Guatemala – Guatemala Sınırından ”Chicken Bus”lara

San Cristobal’dan 4 saatlik bir otobüsle Guatemala sınırına gelmiştim. Oradan dolmuş taksiyle 10 perso (3 TL) ödeyerek, arabanın arkasını üçleyerek (oldukça iri yarı bir üçlü olduğumuz için sıkış tepiş bir şekilde) sınıra geldik.
Sınırları her zaman çok sevmişimdir. Bir yerden bir yere geçmenin, yeni bir yere girmenin heyecanı herhalde. Meksika – Guatemala sınırından geçerken de aynı heyecanı hissettim. İki tarafta da her şeyi bulabileceğiniz bir çok dükkanın olduğu bir sınırda, Guatemala gümrüğüne girdim. Ufacık, eski bir bina olan gümrükte çalışanlar Barcelona maçını izlerken, yarım gözle bana bakıp pasaportumu aldılar. Ayıp olmasın diye ”Guatemala’da kaç gün kalacaksın?” diye sorduktan sonra, 1-2 dakika içinde pasaportumu damgaladılar ve ”90 gün Guatemala’da kalabilirsin” dediler. Ben de onlara Barcelona maçının kaç kaç olduğunu sordum. ”Barcelona yendi” cevabını aldıktan sonra bu seyahatimin 3. ülkesi ve hayatımın 72. ülkesine merhaba dedim.
Yaklaşık 1 km kadar yürüdükten sonra ”otogar”a gelip Huehuetenango’ya kalkan otobüslere bindim. Buradaki otobüsler Meksika’daki lüks otobüslerden kalite olarak çok uzaktı. ”Chicken Bus” adını alan bu otobüsler (ismi böyleydi çünkü bir çok kişi otobüse kafeste tavuklarla biniyormuş), 70’lerden kalma, Amerika’daki sarı okul otobüslerine benzeyen araçlardı. Meksika’daki konfordan çok uzak olacağı aşikardı, fakat güzel bir kısmı vardı. Meksika’da otobüsler kadar da pahalı olmayacağı kesindi. Gerçekten de öyle oldu. Meksika’da genelde 1 saatlik yola 40-50 TL verirken, burada 3 saatlik yola 15 TL vermiştim. Otobüsteki tek yabancı bendim, o yüzden doğru tercihi yaptığım belliydi (gittiğiniz bir yer ya da bindiğiniz bir araç turist doluysa, anlayın ki yanlış yerdesiniz).
2 kişilik koltukta 3 kişi oturarak, 3 saatlik bir yolculuktan sonra Chicken Bus’ımdan inerek interneti olan bir yer aradım. Guatemala sınırından girdiğimden beri, sanki tüm ülke tek bir çizgi üzerine gibi hissediyordum. Sanki tüm ülke tek bir yoldan ibaret ve o yolun etrafına binalar dikmişler gibiydi. Böyle hissediyordum çünkü şu ana kadar ülkede sadece boyuna gitmiştim, hiç bir yere enine gitmemiştim.
İnterneti olan bir yer olduktan, geldiğimde beni almayı teklif eden hostum Edwin’e yazdım. O da sağ olsun gelip beni aldı. Eşi ve 2 güzel kızıyla yaşayan Edwin, 50 yaşlarında biri olmasına rağmen, İngilizcesi iyi ve bol seyahat etmiş bir adamdı. Evine gidip biraz sohbet ettik ve birlikte yemek yedikten sonra arkadaşına telefon şarjını bırakmak için merkeze gitmesi gerektiğini, istersem ona katılabileceğini söyledi. Zevkle kabul ettiğim bu teklifle, 5 dakikalık bir yolculuktan sonra merkeze geldik. Bir çok otelin olduğu merkez akşam çok sessiz olsa da, bir sonraki gün sokak satıcılarıyla dolacaktı. Arkadaşının evine değil, dükkanına gitmiştik. Dondurmacı dükkanı olan arkadaşına şarjı bırakırken, buzluktaki ”doğal yapım” dondurmalarından iki tane aldık. Ellerimizde çubuklu dondurmalarla yürüdüğümüz Huehuetenango (kısa adı Huehue) sessiz, sakin ve çok da turistik olmayan bir yerdi (tam benim sevdiğim gibi). Sonrasında eve döndük ve Edwin’in ailesiyle tanıştım. Hiçbiri çok iyi İngilizce konuşmadığı için İspanyolca yetilerimi biraz daha geliştirme fırsatı bulduktan sonra, benim için ayrılan tavan arası odamda güzel bir uyku çektim).
Bir sonraki sabah kalkıp, akşam elimde dondurmayla gezdiğim yerleri tekrar gezdim. Fakat bu sefer şehir bambaşka bir haldeydi. Her sokak, sokak satıcılarıyla dolup taşıyordu. Meyveler, sebzeler, kıyafetler, ne ararsanız. Megafonla sokakta gezen kamyonlar. Ve gürültü yapan bilimum şey. Sokaklarda biraz yürüdükten, kapalı çarşısını gezdikten ve güzel bir restoranda bir şeyler yedikten sonra bir gün önce bozulan bilgisayarımı almak için laptopumu bıraktığım dükkana gittim.
Bir önceki gün, akşam hiçbir şey yokken, gece birden laptopumun çalışmadığını keşfettim. Hard disk’i bozulan laptopumu nerede tamir ettirebileceğimi sorduğumda Edwin merkezde bir yer önerdi. İlk başta önerdiği yere gitsem de, önerdiği yerin bir internet kafe olduğunu söyleyerek beni başka bir dükkana yönlendirdiler. Burada laptopumu bırakıp, 3 saat içinde yeni bir hard diskle laptopumu çalışır vaziyette geri aldım.
Sonrasında İngilizce derslerimi vermek ve sonrasında da bavulumu alıp bir sonraki şehrim Quetzaltenango’ya gitmek için Edwin’in evine gittim. Derslerimi verdikten sonra, Edwin ve kızlarıyla öğle yemeği yedik. Derslerim bittiğinde, bavulumu toplarken, evden güzel şarkı mırıldanmaları gelmeye başladı. Sonra fark ettim ki, Edwin’in kızları evde şarkı söylüyordu. Sia’nın Titanium şarkısını birlikte çok güzel söyledikleri bu anın, herşeyi bir an bırakıp tadını çıkarttım. Ve Couchsurfing’i neden bu kadar sevdiğimi tekrar hatırladım.
Bu güzel andan sonra, evden çıkmaya hazırlanırken, Edwin beni merkeze arabayla bırakabileceğini, kendisnin de merkezde işi olduğunu söyledi. O sıcak havada çok büyük olan bu jestiyle merkeze indikten sonra Edwin’le vedalaştık. Ben de Huehuetenango terminaline gidip (terminal dediğimde çok organize bir yer hayal etmeyin, birçok otobüsün bir arada olduğu, hengame bir yer daha çok), bir sonraki şehrim olacak olan Quetzaltenango’ya giden Chicken Bus’ıma bindim. Gürültülü motor, kalabalık koltuklar eşliğinde, 3 saatlik yolculuğum başlamıştı.
Yorum yok

YORUM BIRAKIN