Dünyanın Yerlisi
 

Jujuy, Arjantin – En ”Büyük” Trajedimin Yaşandığı Yer

Salta’dan 2 saat süren yolculuğum Jujuy’a vardığımda beni 3 gece misafir edecek Mercedes otobüs terminalinde bekliyordu. Elinde mate bardağı ve termosuyla beni bekleyen Mercedes’i gördüğümde, bir çok Couchsurfing ev sahibimi gördüğümde yaşadığım duyguyu yaşadım. Sanki onu yıllardır tanıyordum.

Arabasıyla kalacağımız eve gittik. Annesinin evi olan ev çok güzel döşenmiş, oldukça büyük bir evdi. Evin bahçesindeki ufak bir ev daha vardı ve bu yerde de booking.com’dan misafirleri ağırlıyorlardı. Bavulları bıraktıktan sonra güneşin batışını izleyebileceğimiz güzel bir yere yaklaşık 30 dakika boyunca yürüdük. Yolda bir manavdan alıp yediğimiz mandalinalar da hayatımda yediğim en güzel mandalinalardan biriydi. Sohbet eşliğinde yürüyüş ve ve gün batışını seyrettikten sonra eve döndük ve birlikte yemek yaptık. Biraz daha sohbet ettikten sonra bir gün sonra Jujuy’a 30 dakika uzaklıktaki renkli dağları görmek üzere odalarımıza geçtik.

Sabah kalktığımızda ben kahvemi, Mercedes’de matesini içtikten sonra Mercedes’in bir arkadaşı bizi arabasıyla aldı ve renkli dağları görmeye, Purmamarca’ya yola çıktık. Birbirlerine kardeş kadar benzeyen Mercedes ve arkadaşı önde İspanyolca sohbet ederek, ben de arada arkadan eşlik etmeye çalışıp, aynı anda da harika manzaranın tadını çıkartıyordum.

Salta’da gözlemlediğim, Arjantin’in yerel tarafını burada da aynı şekilde gözlemliyordum. Güney ve doğu Arjantin’in ‘’Avrupalı’’ simasına çok uzak bu bölge, bana gerçekten Latin Amerika’da olduğumu hissettiriyordu. Öncelikle Tilmaca isimli bir köyde biraz yürüyüp, bir kaç pazara gidip, yemek yedikten sonra Pulmamarca’ya vardık. Las Colaradas adı verilen ve yüzeyinde 7 farklı rengi bulunduran tepe hayatımda daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Güney Amerika’da görmek istediğim 3 şeyden biri olan (diğer ikisi Rio’daki İsa heykeli ve Peru’daki Macchu Picchu idi) renkli dağların ortasında, kendimi bambaşka bir evrende hissettim. Olabildiğince uzun kaldığım bu yerde derince nefes alıp, olabildiğince anda kalmak istedim.

Bu manzarayı tüm hücrelerime nüfuz ettirdikten sonra yavaştan geri dönmeye yola koyulduk. Aynı şekilde İspanyolca sohbete girmeye çalışıp, aynı anda manzaranın tadını çıkardıktan sonra eve vardık. Evde iki İngilizce dersimi (internet üzerinden) verdikten sonra Mercedes bana bu akşam diğer evde kalacağımızı söyledi.

‘’Diğer ev?’’

Bu evin annesinin olduğunu ve normalde çocukluğunun geçtiği köy evinde kaldığından bahsetti. Bir şehirde iki evde kalmanın lüksüne elbette hayır demedim ve köydeki evlerine geçtik.

Kocaman bir bahçesi (daha çok tarla) olan, 4 köpek barındıran kocaman, bir hiçliğin ortasındaki harika bir eve geldik. Mercedes 1 saatliğine meditasyon yapacağını söyleyerek izin istedi. Ben de evde biraz tur atıp, mutfakta bir ieyleri karıştırıp (izin alarak), köpekleri sevip, biraz da telefonumdan bir şeyler izledim. Bu akşam sadece Mercedes değil, sonradan gelen kardeşinin de katılımıyla hep birlikte bir akşam yemeği yapıp, bir sonraki gün için odalarımıza çekildik.

Son gün daha çok Arjantin – Fransa dünya kupası maçına odaklıydı. 3 arkadaşlarının geldiği bu günde maç için her şey hazırdı (ses sistemli televizyon, alkol ve cips). Arjantin’lilerin de bizim gibi fanatik olduğunu biliyordum, ama Cordoba’da Suzanna’da gördüğüm gibi, kadınların da en az erkekler kadar fanatik olması dikkatimi çekti. Kah zıplayıp, kah bağırdıkları bu maçta 5 kişilik sofa diziliminin bir arkasında, maçtan çok izleyenlerin tepkilerini izliyordum. Maçın berabere kısımları izleyenler için oldukça hareketli geçse de, sonuna doğru Arjantin’in yenilgisi kesinleşince, oldukça sessizleşti.

Maç bitiminde Mercedes’in kardeşi ‘’artık Messi’de olmayacak, ben de futbol izlemeyeceğim’’ iddiası oldukça iddialıydı.

Her ne kadar heyecanlı bir maç olsa da, günün en güzel anı, 6’mızın birden yediği öğle yemeğiydi. Gelen arkadaşlarından birinin hazırladığı harika avokadolu, yumurtalı ve bol salatalı bir sandviç’in yanında şarapla, yemyeşil bir bahçede köpeklerle, güzel sohbet eşliğinde yediğimiz yemek benim için unutulmazlar arasına girmişti.

Havanın kararmasıyla, Mercedes ve kardeşinin arkadaşları evlerine dağılırken, biz de son akşamımızda son şaraplarımızı içtikten sonra, odalarımıza çekildik. Bir sonraki gün otobüsle Şili’ye, Santiago de Atacama’ya gidecektim.

Ama kader oyununu oynadı.

Ziyadesiyle fazla kaldığım (her ne kadar keyif alsam da) Jujuy’da, otobüs garında sabah biletimi alırken çantamı çaldırmam ile, bir 12 saat daha kaldım. Çantamın içinde sadece kıyafetler olsa da, oldukça can sıkan bu hadiseden sonra, tekrar Mercedes’in evine döndük. Mercedes çalışacağı için ben de tüm günümü (Pazar günü olduğundan mütevellit) AVM’de ve kafelerde geçirdikten sonra, akşam evden bavulumu alıp, Mercedes ile vedalaşıp, otobüsüm gece 03:00’de olduğu için 22:40’daki bir sinema (Jurassic World) matinesine gittim. Sinemadan çıktıktan sonra terminale olan 5 km’lik yolu yürürken, Jujuy’da geçirdiğim güzel vaktin ve son günde yaşadığım büyük tatsızlığın getirdiği karışık duyguları yaşıyordum.

Yaklaşık 45 dakikalık yürüyüşüm sonrası, hem bugünün stresinden, hem de 2 aydır seyahat etmekten ne kadar yorulduğumu tekrar fark ettim. Hem biraz dinlenmek, hem de bir sonraki durağıma gitmek üzere, sonunda San Pedro de Atacama otobüsüme biniyordum.

Bir sonraki durak, tekrar Şili olacaktı.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN