Dünyanın Yerlisi
 

Liverpool, Birleşik Krallık – Tarih, Endüstri, Liman ve tabii ki Beatles

Dürüst olmam gerekirse, Birleşik Krallık’ı gezmek için en iyi tarihi seçmedim. Genelde sıfıra yakın derecelerde seyreden Birleşik Krallık kışı, bol yağmur, kar ve doluyla geçmekte. İyimser olmak gerekirse soğuk, yani gerçek bir Birleşik Krallık tecrübesi yaşamaktayım.

Londra, Oxford, Cardiff ile başlayan 22 günlük maceramın bir sonraki durağı Liverpool olacaktı. Cardiff’den yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra Liverpool’un rüzgarlı ve yağmurlu havası beni karşıladı.

Burada diğer şehirlerin aksine Couchsurfing’den değil de, uzun süre içinde olduğum AEGEE’den bir arkadaşı beni misafir edecekti. 20 dakikalık bir yürüyüşle evine gidip İtalyan arkadaşım tarafından güzel bir kahve ile karşılandım (bu kahvenin yanı sıra Simone’nin hayat ile ilgili yakınsamaları da bonus olarak geldi 😊).

Biraz kahve, biraz gıybet ve biraz işten (bilgisayarımda çalışmak kastım) sonra saat 20:00 i bulmuştu bile. Simone beni Liverpool’un hareketli gece hayatında biraz deneyimlemeye çıkarttı. Rüzgar, yağmur ve dolunun birleşimi ile ‘The Day After Tomorrow’ yürüyüşümüzü en yakın barlardan birine girerek tamamladık. Bol bira seçeneği, iyi fiyatlar ile ilk barımızı bitirdikten sonra (Simone, sen misafirimsin diyerek ilk birayı ısmarladı), Liverpool’un birbirinden güzel barlarının olduğu sokak aralarında yürümeye devam ettik. Striptiz kulüplerinin, ‘’Irısh Pub’’ların ve Beatles’ın zamanında çaldığı ‘’The Cavern Pub’’ gibi birçok yerin arasından geçe geçe ikinci yerimize gittik. Bu yerde de bilardo masaları, pinpon masaları, playstationlar arasında insanlar biralarını içiyordu.

Bir sonraki yere geçerken de sokakta dışarı çıkan gençleri sık sık görüyorduk. Bunun üstüne en şok edici kısmı ise içerideyken bile üşüyebilecekleri kadar ince giyinen kızlar o kıyafetleriyle sokaklarda geziyorlardı. Mont, bere, atkı üçgenindeki ben onları gördükçe daha da üşüyor ve şok oluyordum. Son mekanımızda da sohbetimizi edip son biramızı içip eve döndük.

Yattığım ev oldukça soğuktu, ama genelde İngiltere’deki evlerin soğuk olduğunu gözlemledim. Ya faturaların çokluğundan, ya da evlerin ısınamamasından dolayı bir türlü sıcak bir eve denk gelemedim. Fakat kalın battaniyelere bu soğuğu telafi edip uykuya daldım.

Bir sonraki gün tüm günü Liverpool’u görmeye ayırdım. Dolu yağmasına rağmen sıkıca giyinip, yanıma da şemsiyemi alıp yola çıktım. Liverpool’un şehir merkezi dışında harika bir limana sahip olma şansı var. Yüzyıllar boyunca ticaretin aktığı bu liman hala bu görevini devam ettirirken, aynı zaman liman kıyısında yürüyenlere hem manzarası ile, hem de müzeleri, restoranları ve galerileri ile harika bir seyahat sunuyor. Kısa vaktimde şehrin tarihi ve bugünü hakkında bilgi veren Liverpool Müzesi, modern sanattan güzel kesitler sunan Tate Müzesi’ne gittim. Ondan kalan zamanımı da kıyıda ağır ağır yürüyüp keyfini sürmeye bıraktım (hava da biraz hafiflemişti).

Sonrasında Liverpool’da yaşayan, daha önce hiç yüz yüze tanışmadığım, fakat AEGEE üyesi olan İspanyol Carlota beni şehirde gezdirmeyi önerdi. Primax isimli gerçekten ucuz ürünlerin olduğu bir mağazanın önünde buluştuktan sonra beni Liverpool katedraline, yıkılmış bir kiliseye ve Liverpool’un kalabalık sokaklarına götürdü.

Liverpool’a gelmeden Bulgar bir sokak sanatçısı ile ilgili bir haber okumuştum. Sigarasını lağıma attığı için 80 pound ceza yiyen bu adam, günde 10-15 pound kazandığı için yana yana bu parayı nasıl ödeyeceğini düşünüyordu. Kendisiyle röportaj yapan gazetecilere yarım yamalak İngilizcesiyle ‘sigarayı yere atmadım, lağıma attım’ diye ne kadar ‘haklı’ olduğunu gösteriyordu. Kendisini bir Meksika restoranının önünde Meksika kıyafetleriyle gitar çalarken gördüm. Görünüşe bakılırsa restoran onu işe almış. Adına sevinip yola devam ettim.

Simone’nin de bize katılmasıyla çok güzel bir Lübnan restoranına gittik ve orada harika bir falafel yedim. Akabinde Simone kız arkadaşına hediye almak için bizden ayrıldı. Biz de son durağımız olacak olan Liverpool Kütüphanesine gittik. Harika mimarisiyle büyüleyen bu kütüphaneye girişte kayıt bile almadan herkese açık yapmaları çok etkileyiciydi. İstediğin gibi girip, bir şeyler okuyabiliyor, bilgisayarları kullanabiliyor ya da çalışabiliyordun. Carlota ile olan kahvemizden sonra bu kütüphanede oturup çalışma planlarım kütüphaneden gelen anonsla suya düşmüştü.

‘’Kütüphanemiz 17:00 de kapanacaktır’’.

Saat 16:40’dı.

Hayal kırıklığıyla Simone’nin evine gidip oradan çalışmaya devam ettim. Bu son akşamımızda da Simone sağ olsun yine beni dışarı çıkartıp, İtalyan bir arkadaşının da katılmasıyla çok güzel yerlere götürdü. İlk gittiğimiz yer harika bir mimariye sahip, sanki bir ‘püro kulübü’ tadında, sadece zengin orta yaş üstü erkeklere ait bir yer gibiydi. Fakat böyle bir mimariye sahip bir barda içkiler herhangi bir bardaki gibiydi ve her yaştan insan vardı. Sonra da canlı müzik yapılan bir yere gittik. Çok az kişinin olduğu yerde müzisyen gerçekten harikaydı. Müzisyenin çok iyi olduğunu arkadaşlarıma belirtince ‘’Liverpool’daki tüm müzisyenler böyle, gerçekten iyiler’’ yorumunu aldım.

Saati çok da geç yapmadan soğuk ve rüzgarlı Liverpool’da son kez eve doğru yürüdük. Bir sonraki sabah kalkıp Manchester’a gidecektim. Liverpool’dan ayrılırken mutlaka geri döneceğim canlı, tatlı ve harika bir şehir geride bırakıyordum.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN