Dünyanın Yerlisi
 

Londra – Son Durağım, Bir Başlangıç Mı?

5. kez geldiğim Londra hakkında daha önce bir yazı yazmıştım. O yüzden bu yazıda Londra ile ilgili genel bir bilgi vermek yerine, bu sefer deneyimlediklerimi ve gözlemlediklerimi paylaşmak istiyorum.

22 gün boyunca Birleşik Krallık’ta on şehir gezdikten sonra son 4 günümü Londra’da geçirecek olmak iyi gelmişti. Sonunda bir gün sonra nereye gideceğimi düşünmeden, dinlenerek geçirebilecektim. Bu 4 gün de dolu dolu geçti, ama sürekli seyahat edenler bilir; her gün bir sonraki günün seyahatini planlamak çok yorucu bir iş.

Nisan 2017’de Couchsurfing’de beni misafir eden ve artık kardeş kadar yakın olan Kenneth her zamanki gibi yine evinin kapılarını açtı bana. Yeterince dinlenebildiğime emin olduktan sonra yürümeye o kadar alışmışım ki, ilk gün 10 km lik yolu yürümeye karar verdim. Akşam saatinde yer alan bir ‘’stand-up’’a gitmek üzere çıktığım bu yolda, kulaklığımı takip sesli kitabımı ‘’Homodeus’’ dinleyerek, arada bir kere mola vererek yürüdüm. Bu yolda Londra’nın birçok farklı kısmını görürken, genelde düz olan yolda çok zorlanmadım. Hem de muhtemelen hayatımda ilk defa bir nefeste bu kadar yol yürüdüm. Akşam gittiğim ‘’stand up’’ın kalitesi çok düşüktü. Bu kötü gösteriyi izleyince ‘’Yurtdışındaki her şey çok güzel’’ algısının ne kadar gülünç olduğunu tekrar hatırladım.

Bu sefer Londra’da en keyif aldığım aktivitelerden biri (genelde de en keyif aldığım aktivitelerden biri arasında girmekte), şehirde rastgele sokaklarda yürüyüp, bilmediğim yerlere girip çıkmam oldu. Önüme çıkan ‘’National Gallery of London’’a girip 2 saat harika eserleri izlemekten, bir çizgi roman dükkanına girip 4 katını da gezip hayatımda görmediğim aksiyon figürleri görmeye kadar, beklemediğim güzelliklerin karşıma çıkması bana her zaman zevk vermiştir.

Başka münasır bir olay da Londra’da iki ayrı müzikale gitmem olmuştu. Bu iki açıdan çok güzel oldu benim için. Birincisi, ‘’Aladdin’’ ve ‘’Wicked’’ gibi iki harika eseri izleme fırsatım oldu. İkincisi, ‘’Londra’da müzikale gidilir mi? Çok pahalıdır!’’ ön yargımın ne kadar yersiz olduğunu gördüm. Aladdin’e 25, Wicked’a da 20 pound vererek, İstanbul’da gittiğim müzikallerin çoğundan ucuza gittim (arkalardaydı evet, fakat sahneyi tamamıyla gördüğüm gayet güzel yerlerdi). Londra’nın Broadway’i olan sokaklarda tüm müzikallerin afişlerini, posterleri ve heykellerini görmek de ayrı bir zevkti.

Nisan ayında Londra’da yaptığım ve bu Birleşik Krallık turumda 4 kere yaptığım gibi, bu sefer Londra’da da bir ‘’Girişimcilik Hikayeleri’’ etkinliği yaptık. 4 değerli konuşmacının olduğu etkinliğimize hem konuşmacımız, hem de abimiz olan, SOFRA restoranlarının sahibi Hüseyin Özer ev sahipliği yaptı. Bu etkinlikte de birbirinden farklı profillerden gelen, farklı kültürlerden gelen bir çok insana hikayelerimizi anlatıp, akabinde istişarede bulunduk.

Bir süredir Londra’ya taşınmayı düşünüyorum. Daha doğrusu bir ayağımın İstanbul’da, diğer bir ayağımın da Londra’da olmasını. Evet, Londra tropikal bir cennet değil. Soğuk, kasvetli, yağmurlu olabiliyor. Ama kosmopolit yapısıyla, enerjisiyle, organizasyonlarıyla, fırsatlarıyla, ruhuyla kesinlikle yaşanmaktan keyif alacağınız bir şehir. Ziyaret etmekten zaten bahsetmiyorum, orası kesinlikle keyifli.

Size önerim, Londra’yı mutlaka ziyaret etmeniz. Birbirinden farklı insanlarla tanışmak, güzel ve canlı bir şehir görmek ve en önemlisi dünyanın en meşhur şehirlerinden birinde bulunmak için mükemmel bir fırsat.

İyi Londra’lar 🙂

Yorum yok

YORUM BIRAKIN