Dünyanın Yerlisi
 

Macchu Picchu, Cusco, Peru – İyi Misin?

Cusco’daki hostelimizdeki yatağımdan sabahın erken saatlerinde kalktım (05:30 civarı). Bir önceki gece olabildiğince erken yatmaya çalışsam da, yine 00:00’i bulmuştu. Yoğun bir gün olacağı için elimden geldiğince dinlenmeye çalıştım. Sabah Tarık, Eloise ve beni hostelden alıp (gelip isimlerimizi söyleyen kadın Pöerçhin gibi bir şey söylese de benim ismim olduğunu anlamıştım), şehrin merkezine götürüp oradan bir vanla Macchu Picchu’ya 2 saat yürüme (ve tırmanma) mesafesinde olan Taypikala kasabasına götürecekti.

Uyandık, merkeze gittik ve minibüsümüze bindik. Taypikala kasabasına gidiş de kolay olmayacaktı. Önce 6 saatlik bir yolculuk (her ne kadar 200 km civarında da olsa yolun aşırı kavisli olmasından dolayı bu kadar uzundu), sonrasında da kasabaya 2 saatlik bir yürüyüş (Allahtan yol düzdü). Yolda aralarda mola vererek, bir çok farklı dilde muhabbet ederek, tıkınarak ve uyuyarak ilerledikten sonra bir engelle karşılaştık. Bir yerde toprak kayması olmuş ve yolu kapatmıştı. 50’den fazla otobüs & minibüsten inen yüzlerce turist bir traktör ustasının yaklaşık 2 saat süren, ustaca hareketleri ile yolu düzeltmesini ve geçmek için güvenli hale getirmesini dünya kupası gibi izledi.

Yolumuz açıldı, yolumuza devam ettik. 6 saatin sonuna gelince bir mola verip, oradaki yemek yiyebileceğimiz yegane yerde bir şeyler yedik. Karnımızı doyurduktan sonra 2 saatlik yürüme yolumuza başladık. Normalde hedef güneş batmadan önce oraya varmak olsa da, 2 saatlik rötardan dolayı yol yarısında zifiri karanlığa büründü. Burada da yardıma telefonların fenerleri yetişti. Her bir insan ateş böceği şeklinde, altta boşluklar, kaymalar olan yolda ışıl ışıl ilerliyordu.

Kasabaya yaklaştığımızda kasabanın hayal ettiğimden çok daha farklı olduğunu fark ettim. Bolivya’daki Uyuni turundaki kasabalar karanlık, sessiz ve ıssızdı. Bu kasaba ise tam bir turist cennetiydi. Bir çok heykelin, restoranın ve aktivitenin olduğu kasabada bir geceden fazla kalmayı diledim içimden.

Hostelimize girip, duşumuzu aldıktan sonra bir restoranda yemeğimizi yedik ve yarınki maratona hazır olmak için erkenden uyuduk.

Taypikala kasabasından Macchu Picchu’ya birkaç gidiş opsiyonu vardı. Yanlış hatırlamıyorsam tek yön 15 dolara minibüsle kapıya kadar gidebilir ya da yürüyebiliyordunuz.

Biz elbette yürümeyi seçtik…

Tren yolundan yürümeye başladık ve manzaranın tadına çıkarta çıkarta yürüdük. 1 saat sonra yanlış bir şeylerin olduğunu hissettik ve geçen birine bu yönün ‘’Macchu Picchu’’ yönü olup olmadığını sorduk. ‘’Hayır, 30 dakika önce dönüşü kaçırmışsınız’’ cevabından sonra insanın direncinin birden nasıl düşebildiğini ve bu direnci ayakta tutmanın ne kadar zor olduğunu deneyimledim. Moralimiz biraz bozulmuş bir şekilde geri döndük ve yürümeye başladık. Tarık ve Eloise çift olduğundan mütevellit (ve Tarık kot pantalonla yürüdüğünden dolayı pişik olduğundan mütevellit), biraz arkada kaldılar. Ben de yola tek başıma devam ettim, zaten akşam 17:00 de minibüsün bizi beklediği yerde (2 saatlik yürüme yolunun başında) buluşup birlikte dönecektik.

Macchu Picchu tırmanış yolunun başına gelmiştim. Kafamı şöyle bir kaldırdım. İki opsiyon vardı. Birincisi, kısa olan ama dikine olan yürüyüş yolu (en yorucusu). İkincisi de zigzaglar çizdiğiniz ve minibüslerin gittiği yol. Ben kondisyonuma güvenip dik yokuştan tırmanmaya başlasam da, 15 dakika sonra her 10 adımda bir nefesim tamamen kesilip öleceğimi düşündüğüm, inen herkes (suratım kıpkırmızı olmuş olmalı ki) ‘’iyi misin?’’ diye sorduğu, ve 20. Dakikada inen birinin (bunun iki katı daha yol var) diyerek beni bitirdiği an, ikinci seçeneğe dönüp, daha uzun sürecek ama daha rahat edeceğim zigzaglı yolu seçtim.

Yaklaşık 1,5 saat sonra Macchu Picchu’nun girişindeydim. Biletimi gösterip girdikten sonra yaptığım ilk şey bir köse bulup, t-shirt’ümü çıkartıp terimi sıkmak oldu (yaklaşık yarım litre ter çıkmıştı). T-shirtümü değiştirip biraz nefes aldıktan sonra bu harika yerin tadını çıkartmaya başladım. Yürüdüm, tur rehberlerine kulak misafiri oldum, manzaraya doya doya baktım. Hatta bir yerde en sevdiğim şarkılardan birini kulaklığıma koyup, manzaraya uzun uzun baktım.

Biraz geç kaldığımız için bu güzel yerde 2 saat civarı gezdikten sonra dönüş yolu başlamıştı. Çıkamadığım dik yokuşu bir güzel indikten sonra geri döneceğimiz kasabaya 2 saatlik yürüyüşüme başladım. Dönüşten daha uzun gelen yolun sonuna doğru Tarık ve Eloise’i de gördüm ve son 15 dakikayı beraber, neler gördüğümüzü konuşarak yürüdük.

Bizi bekleyen arabayı gördüğümde dünyalar benimdi. Tekrar kıyafetlerimi değiştirip, ayakkabımı çıkartıp terliğimi giydim. Bir bakkaldan biten suyumu yeniledim ve kana kana içtim. 6 saat süren yolumuz başlarken, ayaklarım sızlıyor, vücudum ağrıyordu. Yorgunluktan sohbet bile edemediğimiz yolda, kas ağrılarımdan daha ağır basan bir şey vardı tabii. Hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan birine şahit olmanın verdiği mutluluk. Geri kalan saatlerimizde, karanlık yolda bugün gördüğüm bu harika yeri tekrar ve tekrar hatırladım.

Bir sonraki gün, Peru’nun başkenti Lima’ya olan yolculuğuma iyi dinlenmek ve ağrıdan mahvolduğum için güzel bir yemek yedikten sonra, Tarık ve Eloise ile vedalaşıp iyi bir uyku çektim (dışarıdan gelen kavga sesleri bile huzurumu bozamadı).

Bir sonraki durak, gri, büyük ama yine de güzel Lima’yaydı.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN