Dünyanın Yerlisi
 

Monterrey, Meksika – Meksika’daki İlk Günüm

Laredo’dan 3 saatlik bir yolculuğun sonunda Meksika’nın kuzeyindeki (ve 3. en büyük) şehri olan Monterrey’e vardım. Akşam 22:00 gibi vardığım Monterrey’de beni Lily isminde dünya tatlısı bir kadın misafir edecekti. Otobüs terminalinden yaya 15 dakikalık bir mesafede olan Lucy’nin evine yürümeye başladım.

Amerika’nın sokaklarda insan olmayan şehirlerinin aksine (dilenciler ve evsizler dışında) Meksika’nın sokakları insanlarla ve bir çok farklı yerden gelen müzik sesleriyle doluydu. Her ne kadar Meksika’nın tehlikeli olduğuna dair önyargılar olsa da, bunların doğru olmadığını ve abartıldığını hem Meksika’lılardan hem de tecrübeyle sabit biliyordum.

Lucy’nin evinin önüne gelince bana zil numarasını söylemediğini fark ettim. Ben de Türk hattımla kendisini çaldırıp, herhangi bir hareket görmeyince ‘’buradayım’’ diye bir sms attım. Sağ olsun, kısa zamanda gelip apartmanın olduğu siteye giriş kapısını benim için açtı. Sitenin giriş kapısı kocaman bir kilitle kilitlenmişti. Her giren ve çıkan sanki kocaman bir dolap kapağı açarcasına o kilidi açıyordu (pratiklikten çok uzaktı).

İngilizcesi çok iyi olmayan Lucy ile biraz İspanyolca ve biraz İngilizce konuşarak sohbet ettik. Sağ olsun, aç karnımı da güzel sandviçi ve tavuk salatasıyla da bir güzel doyurdu. Kendime özel bir odanın olduğu bu evde yine bir çok otelden daha lüks bir şekilde kalıyordum. Üstüne üstlük buna para vermiyordum ve şehrin yerlisi tarafından misafir ediliyordum. Couchsurfing’e içimden bir kez daha teşekkür ettikten sonra yatağıma geçtim ve güzel bir uyku çektim.

Bir sonraki gün, kahvaltımı yaptıktan sonra (Lucy ve 17 yaşındaki oğlu uyanmamışlardı, ben de Lily’nin izniyle dolaptan bir şeyler atıştırdım) 1 haftadır kirlenen kıyafetlerimi yakın bir çamaşırhaneye 25 TL karşılığında yıkatmak için götürdüm.

Sonrasında da, bir çok Meksikalının ‘’çok büyük’’ dediği ama bir İstanbullu için o kadar da büyük olmayan Monterrey’de 5-6 saat boyunca, Lily’den de aldığık tavsiyeler doğrultusunda dolandım. Macro Plaza isimli büyük meydanlarında, içinde nehir geçen parkında ve Barrio Antiguo isimli eski şehrinde yürüyüşler gerçekleştirirken, Couchsurfing’den temasa geçtiğim iki kişiyle de farklı zamanlarda oturup sohbet ettim.

Monterrey’de yürürken şunu fark ettim. Artık bir şehre gittiğimde tipik bir turist gibi hissetmiyordum. Sokaklarda yürüdüğümde sanki oradan biriymişim gibi geliyordu. Bunun en büyük sebebi gittiğimde yerleri özümseyişim ve seyahat tercübemin artmasıyla hissettiğim rahatlık sanırım.

Daha da güzeli, gittiğim yer dünyanın ‘’en çirkin’’ yeri bile olsa orada güzel bir şey bulabiliyordum. Güzel bir sohbet, güzel bir yemek, güzel bir manzara. Güzelliği dışarıda aramaktansa içeriden dışarıya doğru çıkartmanın önemini öğretti bu seyahatler.

Akşam eve dönüp biraz Lucy ile sohbet ettikten sonra, bir gün sonra da Monterrey’den ayrılmadan Liliana diye bir Couchsurfer ile sohbet ettik. Onunla da bir çok couchsurferla olduğu gibi hayattan, seyahatten ve bir çok konudan kısa süre içinde de olsa, gayet keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Gideceğim bir sonraki şehir Ciudad Victora’ya gideceğimi söylediğim her kişi korkulu gözlerle bakıp ‘’aman dikkat et, orası biraz tehlikeli’’ diye uyardı. Ben de hem ‘’çok tehlikeli’’ uyarısının hep abartıldığını bilmenin ve orada evinde kalacağım Karen’in ‘’evet burada mafya çok var, ama bu işlere karışanlar için tehlikeli, normal vatandaş için değil’’ telkiniyle gayet gönül rahatlığıyla gidiyorum.

Otobüste Ciudad Victoria yolunda bu yazıyı yazarken, tek emin olduğum, Monterrey’in, tüm gittiğim yerler gibi keyifli, bol edinimli ve dolu dolu geçtiğiydi.

 

Yorum yok

YORUM BIRAKIN