Dünyanın Yerlisi
 

New York, Amerika Birleşik Devletleri – 5 Manhattan, 2 Queens ve Ortaya Karışık

3 aylık Güney Amerika seyahatimden sonra, dönüşümü New York üzerinden gerçekleştirecektim.

3 ay boyunca tek başıma gezden sonra, o dönem ilişkide olduğum kız arkadaşımla New York’ta buluşacaktık. New York gibi bir şehri görecek olmanın yanına bunun da heyecanı eklenmişti tabii.

Cartagena’dan Miami aktarmalı uçağımda, Miami’ye indiğim anda, New York uçağımın iptal edildiğinin e-mailini aldım. Spirit Airways’in ofisine gidip, biletimi birkaç sonraki uçağa (ve New York’un La Guardia havaalanına) aldırdım. Uçak 2 saatte kalkacağı için Miami’yi göremeden, direkt diğer uçağıma yöneldim (uçağın ekstra 2 saat daha bizi bekleteceğini bilseydim en azından ufak bir Miami turu yapardım).

Bunun üstüne, uçaktan inen yolculara yapılan rastgele aramaya denk geldiğim için yaklaşık 30 dakika boyunca 2 polis (kibarlardı, haklarını vereyim) tarafından kütüğüme kadar sorguya çekildim.

Ve sonunda New York uçağıma binebildim. Gece 01:00 gibi indiğim New York’ta oldukça döküntü bir havaalanı buldum karşımda. Otobüsle şehir merkezine gitmek için ne yapmamız gerektiği hakkında hiçbir bilgilendirme olmadığı için, oldukça eski bir makineden bir kart alıp sonra onu başka bir makinede doldurmam gerektiğini keşfetmem biraz sürdü. Yine eski bir otobüsle merkeze giderken otobüse binen bir anne-oğul’un enteresan ilişkisine tanık oldum. Çocuk birini çok fena döveceğinden bağırarak bahsederken, annesi sürekli ona çenesini kapamasını söylüyordu. Sonrasında anne, yaklaşık 30 yaşında olan çocuğuna ceza olarak otobüsün öbür köşesinde oturmasını emretti. Çocukta 5 yaşında bir çocuk edasıyla hayıflanarak köşeye gidip cezasını çekti. Otobüsteki kimse bu durumu yadırgar gibi görünmüyordu, muhtemelen sık sık olan badirelerdi. Zaten bu saatte otobüsteki herkesin yüzünde tek bir ifade vardı, yorgunluk.

Otobüsün durduğu ilk metro istasyonunda inip, Couchsurfing’de bizim misafir edecek olan Anton’un evine doğru metroyla Manhattan’a yola çıktım. 24 saat devam eden metrolar her ne kadar New York’un ulaşım belkemiği olsa da, metro istasyonlarının eskiliği, bakımsızlığı ve korkunç nemliliği çok kötüydü. Aşırı sıcak metro istasyonlarından buz gibi klimalı metrolara binmek de ayrı bir zorluktu.

15 dakikalık bir yolculuktan sonra Upper Manhattan durağında indim. Gece olduğu için hava nemli de olsa, serindi. Eve doğru yürürken etrafıma uzun uzun bakıp New York’ta olduğumu kendime hatırlattım. Işıkların, binaların ve güzel sokakların arasından hostumun evine doğru giderken hem seyahatimin sonuna gelmiş olmanın verdiği karışık duygular, hem New York’ta olmanın verdiği heyecan bir aradaydı.

Hostumun verdiği apartman kodunu girip kapılarını çaldım. Kapıyı açıp, kısaca neyin nerde olduğunu söyleyip, iyi geceler dileyip odasına çekildi Anton.

Sabah kalkıp, hiçbir plan yapmadan evden çıktım. Birkaç saat boyunca yaptığım tek şey New York’un (daha doğrusu Manhattan’ın) diyagonal sokakları arasında yürümek ve attığım her adımın tadını çıkartmaktı. Yürüyen insanları izleyerek, arada bir banklarda oturup dinlenerek, bazen bir kafeye gidip hem internete girerek hem de güzel bir kahvenin tadını çıkartarak. ‘’High Line’’ diye, eski bir inşaat yolunun üzerine yapılan harika bir parkı yürüdükten sonra, hepimizin bildiği Times Square’e gidip, etraftaki ekranların çokluğuna, büyüklüğüne şaşırarak (ve bu kadar elektrik harcadıkları için kızarak) baktım. Broadway şovlarının reklamlarını, filmlerde gördüğümüz ya da duyduğumuz bir çok anıtı geçerek yoluma devam ettim.

İlk günümü tek başıma geçirdikten sonra o zamanki kız arkadaşımın da New York’a gelmesiyle güzel bir New York tecrübesi yaşadım. İlk 5 gün boyunca Manhattan’da yaşayan hostum Anton’un (ayda 3000 dolar kira ödediği) evinde kalma lüksünü yaşadıktan sonra, son 2 gün de New York’un başka bir bölümü olan Queens’te Paul isimli bir hostta kaldık.

Her gün farklı bir bölgesini gezdiğimiz New York’ta her zamanki gibi turistik aktivitelerden olabildiğince kaçınıp (örnek olarak, Empire States’in tepesine çıkmak ya da Özgürlük Anıtı’nın meşalesine çıkmak), daha çok New York’u gerçekten bilen insanlarla vakit geçirip New York’u gerçekten tanımaya çalıştık.

‘’Free Walking Tour’’ konsepti olan bahşiş üzerine olan yürüyüş turlarına bol bol katılıp, bir gün iyice Manhattan’ı talan ederken, diğer bir gün neredeyse iç içe geçmiş olan China Town ve Little Italy’ye gidip, New York’a uzun süre önce yerleşmiş azınlıkların nasıl yaşadığını gördük. Bir gün çok beğendiğim Harlem’i gezip Harlem’in ünlü barlarından birinde, kırmızı ışıkların altında çok güzel bir şarkıcıyı dinleyip Harlem’i bir Harlem’liden dinlerken, başka bir gün borsanın merkezi (ve bir çok finansal krizin sorumlusu) Wall Street bölgesinde kapitalizmin en azından dış görünüşünü (enstitüleri içinde barındıran binalarla) gördük. Uzun süredir üyesi olduğum Toastmaster isimli, Amerika merkezli topluluk önünde konuşma kulübünün New York’taki toplantılarından birine gidip, başka bir gün de bir barda amatör komedyenlerin performanslarını ortaya koyduğu ve gülmekten kırıldığımız stand up gösterisine gittik. Tabii ki ünlü Central Park’ta kilometrelerce yürüyüp, başka bir gün de Washington Park’ta yapılan bir açık mikrofon yarışmasında ‘’sahneye’’ çıkıp, şarkı söyledim.

Brooklyn’de bir akşam geçirip, havalı barlarından birinde oturup, yakın bir arkadaşımızın New York’lu arkadaşıyla buluşup bu şehirde doğup büyümenin nasıl olduğunu konuştuk. Ve tabii ki her gün New York’un ünlü ve ucuz 1 dolarlık pizzalarından yedik.

Son günümüzde de New York’un daha dışındaki, banliyösü sayılabilecek Queens’te, Manhattan’ın havalı yaşantısında uzak, biraz daha gerçek Amerika’yı gördüm. McDonalds’da otururken CNN’de Trump ile ilgili bir habere yaşlı bir Amerika’lının gurur dolu gözlerle bakıp ‘’işte istediğim Amerika bu’’ deyişine şahit oldum.

Eski arkadaşlarla da tekrar buluşma fırsatı buldum. Birkaç senedir orada yaşayan Serkan’la buluşup, oradaki hayatıyla ilgili sohbet ettik. Ya da New York’a nispeten yeni taşınan Anıl’la buluşup, bu kadar büyük bir şehirde tek başına yaşamanın zorluklarını konuştuk.

Özet olarak New York hakkında söylenecek ve yazılacak çok şey var. Bunları bir çoğu da zaten başka kişiler tarafından yazıldı. Benim söyleyebileceğim yegane şey, New York’un her şeyi bulabileceğiniz bir şehir olduğu, bir çok büyük şehir gibi zor bir şehir olduğu ama alışanlar için vazgeçilmez olduğu, her türlü insanı barındırdığı ama kesinlikle ve kesinlikle, tüm ihtişamına rağmen, bize çocukluğumuzdan beri dayatıldığı gibi, yaşamak için rüya bir şehir olmadığı.

Tüm artıları ve eksileriyle, New York’ta 1 haftayı dolu dolu, yerel tecrübeleriyle ve her kısmıyla deneyimleyerek tecrübe etmek güzeldi. 3 aylık Güney Amerika seyahatinden sonra, bana İstanbul’a dönmeden önce de yumuşak bir geçiş süreci yaşattıran New York mutlaka tekrar dönüp, daha çok deneyimleyeceğim bir yer olacak.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN