Dünyanın Yerlisi
 

Oaxaca, Meksika – ”Biz Çok Fakiriz”

Not: Sayfadaki fotoğraf bana ait değildir. Yolculukta telefonum çalındığı için Oaxaca’da fotoğraf çekememiştim.

Birçok arkadaşımın öve öve bitiremediği Oaxaca şehrine blablacar’la yola çıkmıştım. Puebla’dan 4 saatte vardığım Oaxaca’da hava oldukça sıcaktı (muhtemelen Meksika’da şu ana kadar deneyimlediğim en sıcak havaydı). Ama bir sonraki gideceğim yer olan Puerto Escondido’nun yanında buradaki havanın oldukça serin kalacağını tahmin edemezdim.

Oaxaca’ya gelir gelmez mimarisiyle, şehir planı ile güzel bir şehir olduğunu görmüştüm. Güzel meydanları, kiliseleri ve sokakları ile buranın neden bu kadar turistik olduğu belli olduğu belli oluyordu.

12:00’de vardığım Oaxaca’da, 13:00’de bir İngilizce dersim olduğu için hemen bir kafe bakmaya başladım. Hem interneti olan, hem prizi olan hem de tuvaletini kullanabileceğim bir kafe bulmakta ilk başlarda zorlansam da (genelde internet ve tuvalat olsa da, priz bulamıyordum), sonunda Oaxaca’nın şehir meydanında bir kafeye kuruldum. Dersimi verdikten sonra beni Oaxaca’da misafir edecek Nery’nin evine doğru yola çıktım.

Mexico City’de telefonumu çaldırdığım için normalde çok kolay hallettiğim işler daha zorlaşmıştı. İdareten aldığım telefon çok yavaş olduğu için Google Haritalar’ı açıp istediğim adrese rahat rahat gidemiyor, ya da hemen bir über çağırıp gitmek istediğim yere varamıyordum. Hayatımın bir çok unsurunu ne kadar tek bir telefona bağladığımı deneyimlemek de benim için ayrı bir tecrübe olmuştu açıkçası. Yeni telefonumun oldukça dandik olmasından ötürü artık adresleri daha net alıyor, nereden nasıl gidileceğini adım adım soruyor ve kaybolmayacağımdan emin oluyordum (normal, akıllı telefonum varken adresi almam yeterli oluyor, geri kalanı benim adıma Google Haritalar yapıyordu).

Oaxaca merkezden otobüse binip, 15 dakikalık bir yolculuk sonunda Nery’nin evine yakın yerde indim. Otobüsteki Meksika’lı bir amcanın benimle yaptığı ”Amerikalı mısın? Burada arsa mı alacaksın?” muhabbeti ve bana arsa satma çalışmalarından sonra otobüsten indim. Tam Nery’yi arayıp nerede olduğumu söyleyecekken (telefonum o kadar yavaştı ki), bunu yapana kadar kendisi gelip beni buldu.

25 yaşında olan Nery annesiyle yaşıyordu. Couchsurfing profilinde açık açık ”biz çok fakiriz, paylaşacak çok şeyimiz yok, o yüzden çok bir şey beklemeyin” yazıyordu. Profilde misafirlerin kaldığı evin tam anlamıyla bir ”ev” olmadığı da yazıyordu. Genel olarak standartlarım çok düşük olduğu ve lüks beklentim olmadığı için benim için bir sorun yoktu. Beni karşıladıktan sonra okula gitmesi gerektiğini söyleyen Nery’nin annesiyle baş başa kalıp kalacağım eve geçtik. Güzel bir mahallede olan ev, gerçekten de tam anlamıyla bir ev değildi. Daha çok bir kulübe olan bu yerin duvarlarının yarısı yoktu, yerler topraktı ve ev inşaat halindeydi. En azından bir yatağı vardı ama.

Annesi pislik için özür dilerken toprağa biraz su döktü (toz kalkmasın diye, hani bizim dükkanların önüne su atarlar ya, aynı mantık) ve bir masa ayağını kurup üstüne tahta koyarak derme çatma bir masa yaptı.

Dediğim gibi, Nery evin konusunda oldukça açık iletişim kurmuştu, o yüzden bu benim için bir problem teşkil etmiyordu. Sadece gece sivrisinek problemi olup olmadığını sordum (Mexico City’deki bir gecemde tahta kurularının istilasına uğradıktan sonra bu konuda biraz paranoyak olmuştum açıkçası). Yağmurlu havalarda olduğunu ama şu an öyle bir problemin olmadığını söyleyen Nery’nin annesi içimi biraz olsa da rahatlattı.

Beni şaşırtan başka bir unsur da Nery’nin annesinin İngilizce seviyesiydi. 60 yaşında, tipik bir Meksika’lı gibi gözüken bu kadın, İngilizceyi oldukça iyi konuşuyor ve anlatmak istediği her şeyi, gayet iyi bir seviyede anlatıyordu. İngilizcesini bu kadar nerede geliştirdiğini sorduğumda ”gelen misafirlerle olabildiğince iletişim kurmaya çalışıyorum” dedi.

Çantalarımı bıraktıktan ve biraz sohbet ettikten sonra Oaxaca şehir merkezine, bu sefer yürüyerek indim. Şehir merkezinde bir kaç saat boyunca yürüdükten sonra akşama doğru Nery ile buluştuk. Nery’nin de bir akıllı telefonu olmadığı için, eski usül, bir adres ve saat belirleyerek buluştuk (birimiz adresi bulamasak ya da geç kalsak diğer kişiyi haberdar etmemizin hiç bir yolu yoktu). Her neyse sözleştiğimiz saatte ve sözleştiğimiz yerde buluştuk. Sonrasında Nery beni lahmacunumsu bir ekmeğin yanına kocaman bir parça et yediğimiz, salaş bir mekana götürdü. Burada hem, şu ana kadar seyahatimde yediğim en lezzetli yemeklerden birini yerken, aynı zamanda da Nery ile hayat, seyahatler, siyaset ve bir çok konu hakkında konuşuyorduk.

Saat 22:00 gibi eve geri dönmeye başladık. Nery ve annesi misafirlerin kaldığı kulübede değil, yakında başka bir yerde kalıyordu. O yüzden gece tek başımaydım. Kaldığım yerde elektrik ve su vardı, o yüzden asagari şartlar yerindeydi (hatta hotspot yaparak internetim bile oluyordu, düşünün artık). Ama açıkçası, yarısı açık bir kulübe de tek başına kalıyor olmak biraz tuhaftı. Eve her an bir şey ya da biri girebilirdi. Bunu çok kafaya takmayıp, yatağıma geçip uyumaya çalıştım. O kadar yorulmuştum ki, 5 dakika içinde sızmışım. Uyandığımda sabah 07:00 idi.

Uyandığım zaman ne kadar iyi bir uyku çektiğimi fark ettim. Yatağımdan kalkıp evin açık duvarlarından birinden çıktığımda sanki kamp yapıyormuş hissine kapıldı. Güneşin ışığını tüm bedenimle hissederek, sabah egzersizlerimi yapıp, kocaman bir bardak su içtim.

Ayıldıktan sonra tekrar Oaxaca’nın merkezine yürüyerek indim. Merkezde yarım gün boyunca gezdikten, kafelerde oturup etrafı seyrettikten sonra Nery ile buluştuk. Akşam yemeğini hep birlikte yemek için sözleştiğimiz için, Nery ile pazara gidip alışveriş yapacaktık. Sağ olsun, alışverişten önce de bir güzel, şehrin görmediğim yerlerinde beni dolaştırdı Nery. Sonrasında da pazara gidip, önce ünlü Oaxaca pazarını (burada ismi mercado, yani market olarak geçen) pazarını bir güzel dolaştık. Nery beni pazarın belli yerlerine götürüp bir çok farklı şeyden denetti. Sonrasında almamız gereken tavuk, sebzeler, hamur ve peyniri aldıktan sonra pazardan çıktık. Akşam okuluna gideceği için Nery ile ayrılıp akşam buluşmak üzere sözleştik. Bu sefer gezdiğim yerleri havanın daha serin olduğu ve kararmaya başladığı saatlerde, şehrin güzel ışıklarının altında keyiflice gezdim. Sonrasında iyice yorulduğum için eve doğru yürüdüm.

Evde biraz oyalandıktan sonra Nery’nin annesinin bahçe kapısında seslendiğini duydum. Nery’nin pazardan alıp getirdiklerini hazırlamak üzere getirmişti. Yemekleri hazırlamaya başlayan annesine elimden geldiğince yardım ettim.

Bunları yaparken bir mutfakta yaptığımızı hayal etmeyin, hala yaptığımız her şey duvarlarının yarısı olmayan evde geçiyor. Bahçede piknik yapıyormuş gibi hazırladığımız yemekleri bir kömür fırınında bir güzel pişirdik. Nery’nin de gelmesiyle mütevazı yemeğimize başladık. Mütevazı dememe çok aldanmayın, Meksika’da yediğim en lezzetli yemeklerden birini yemiştim.

Her ne kadar kaldığım ev isten dolayı toz duman olsa da, lezzetli yemek ve yemek eşliğinde ettiğimiz güzel sohbet buna değerdi. Annesinin ”Türkiye’de şu var mı? Türkiye’de bu var mı?” soruları ve sonrasında yaptığım seyahatlerle ilgili sorularına cevap verirken, konuşmanın ne kadar İngilizce-İspanyolca karışık ilerlediğini fark ettim. Benim çat pat İspanyolcam ve Nery’nin annesinin çat pat İngilizcesi ile (ama dediğim gibi, yaşıtlarına göre İngilizce seviyesi harikaydı) sohbet dolu, çift dilli bir akşam geçirdik.

Yemeğin sonlarına doğru ne kadar yorulduğumu hissettim. Aynaya baktığımda da gözlerimin kıpkırmızı olduğunu gördüm (bu sadece yorgunluktan dolayı değildi tabii, yemeği pişirirken oluşan isten de kaynaklanıyordu). Nery ve annesi müsaade isteyip kendi evlerine geçtikten sonra, ben de yarı duvarlı evimden kendimle kaldım. Çok geçmeden uzandım ve uzanır uzanmaz uyumuşum.

Sabah yine güneş ışığı, esneme ve egzersizler döngüsünden sonra bu sefer evden bavulumla, bir daha dönmemek üzere çıktım. Öğlen Puerto Escondido’ya gidecektim.

Ama gitmeden Nery’ye müsait ise görüşmek ve vedalaşmak istediğimi söyledim. Bunun iki sebebi vardı. Birincisi gerçekten son bir kere görüp, veda etmek istememdi.

İkincisi de, azcık da olsa, finansal olarak evlerine katkıda bulunmak istememdi. Ve bunu yaparken onları rencide etmeyecek şekilde yapmak istiyordum. Eve para bırakmak hoş olmazdı, o yüzden Nery’ye sorup, izniyle bu yardımı yapmalıydım.

Nery ile öğlen gibi buluştuk. Biraz dolandıktan ve pazarda yemek yedikten sonra beni otobüs terminaline götürdü. Otobüs kalkmak üzereyken ben hala parayı Nery’ye nasıl vereceğimi bilmiyordum.

Cesaretimi toplayıp ”evinizin inşa sürecinde sizlere ufak bir katkıda bulunmak isterim, uygun olur mu?” dedim.

Nery’de, tüm mütevaziliği ile ”teşekkürler, ama sen yoldasın, para sana lazım olur, gerek yok” dedi.

Ben de önemli olmadığını, zaten yolda para kazandığımı söyleyip, ısrar ettiğimi belirttim.

Utanarak ”tamam” dedi Nery.

Ben de miktarı kendisine uzattım.

Birden şaşırdı ve ”bu kadar fazla vereceğini beklemiyordum. Gerçekten, gerçekten ama gerçekten emin misin?” diye sordu. (Bu arada öyle çok bir miktar verdiğimi sanmayın lütfen, Nery bunu muhtemelen mütevazılığından dolayı söyledi).

Gerçekten emin olduğumu ve misafirperverlikleri karşısında bu miktarın hiçbir şey olmadığını söyledim.

Bu hikayeyi anlatmamın sebebi benim ne kadar süper bir insan olduğumu söylemek için değil. Aslında bu hikayeyi kendime saklamak benim için daha hoş.

Ama bu katkıyı kendisine verirken Nery’nin vakurluğu, mütevazılığı ve gözlerinin içtenlikle parlaması beni çok etkiledi. Ben de ufacık, bizim için önemli olmayan bir şeyin başkaları için ne kadar önemli olabileceğini tekrar hatırlayıp, tekrar önemli bir ders aldım.

Bunu paylaşmamın sebebi de bu. Bu desteği vermeden önce yaklaşık 10 kere düşünmüşümdür kendi kendime ”gerek var mı?” diye.

Sonrasında anladım ki, gerek olup olmaması değil mesele. O an neyin doğru olduğunu düşünüyorsak ve bu başkalarının (ve dolaylı yoldan bizim) hayatımızı güzelleştirecek ise), bencilliğimizi, benmerkezciliğimizi ve egomuzu bir kenara bırakıp bunu yapmak.

O zaman hayatımızın daha anlamlı olduğunu ve daha güzelleştiğini görüyoruz.

Tıpkı Nery’nin gözlerinin parladığını gördüğümde benim hayatımın güzelleştiği gibi.

Nery ile uzunca sarılıp otobüsüme bindim. 7 saatlik yolculuğum başlıyordu.

Otobüs terminalden çıktığında Nery’nin terminalin köşesinde beklediğini gördüm. Otobüsün çıkmasının beklemişti. Otobüsün camları filmli olduğu için beni göremiyordu ama otobüsü görür görmez el sallamaya başladı.

O beni göremese de, ben onu görüyordum. Ve bu güzel insanla tanıştığım için çok müteşekkirdim. Beni göremese de, ben de ona el sallayıp içimden ”hoşçakal” dedim.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN