Dünyanın Yerlisi
 

Pokhara – Nefes Alabildiğim Yer

Varanasi’den Gorakhpur’a giderken en sağlamından hasta olmuştum.

Klimayı sonuna kadar soğuk bastıkları trende üstüme bulabildiğim her şeyi giyerken, aldığım ilaçlar ile otele varana kadar sağlam kalmaya çalışıyordum. Geceyi Gorakhpur’da bir otelde geçirdim, daha doğrusu otele saat 22:00 gibi girip anında kıyafetlerim ile yatağa girdim ve sabah 10:00 gibi kalktım. Uzun (fakat acılı) uyku, yaptığım kahvaltı ve aldığım ilaçlar biraz toparlasa da, kırıklığım devam ediyordu. Nepal’e aynı gün içinde gidip gitmemenin kararını henüz vermemiştim, çünkü sağlık durumumdan ötürü gözüm yer mi emin olamamıştım. Biraz toparladığımı görünce yola çıkmaya karar verdim.

Gorakhpur’dan Nepal sınırına 3 saat otobüs ile, akabinda sınırı yürüyerek geçerek, oradan bir otobüs ile Pokhara’ya gidecektim. Sınırdan bir otobüs buldum, mesafeye baktım 150 kilometre. Kendi kendime hesap yaptım, maksimum 3 saat sürer diye.

Yol tam 10 saat sürdü. Delik deşik, elinde bir bardak suyu bile tutamayacağın kadar sallandığın yollar, 1,5 saatte verilen bir çiş, yemek, öylesine aralar ve otobüslerin haliyle yavaş gitmesi kombinasyonu ile 150 kilometrelik yol 10 saat sürerek bir dünya rekoruna imza atmış olabilir. Daha önce gezgin arkadaşlarım bu konuda beni uyarmışlardı, ama bu kadarını beklemiyordum.

Yolda hastalığımın kalıntıları da devam etti. Fiziksel olarak artık çok acı çekmesem de, üzerinize afiyet, tıpta adı ‘diarrea’ olan durumda olduğum için yol oldukça sınayıcı geçti. Fakat büyük bir kaza olmadan yolu bitirmeyi başardım.

Rezervasyon yaptığım ‘Tourist Hostel’e vardığımda saat 04:00 idi. Hostele vardığımda kimse yoktu. Zile bastım, kimse cevap vermedi. Öncelikle tıbbi sorunumu gidermek için bir tuvalet bulduktan sonra en azından artık acil bir durumum kalmamıştı. Fakat ufak bir sorun vardı, içeriye giremiyordum. Dışarısı çok soğuk olmasa bile uzun süre durulacak kadar sıcak değildi. Müstakil bir ev yapısında olan hostelin en her katına baktıktan sonra, giriş katındaki kapının yanındaki camın tamamen kapalı olmadığını fark ettim. Camı elimle biraz daha açıp, elimi kapı koluna uzattım. Kapı kilitli idi fakat anahtara uzanabildim ve kilidi içeriden açtım. İçeriye de girmiştim. Girişteki ortak alanın koltuğuna uzanıp biraz kendime geldikten sonra mutfak tarafında üst üste konulmuş, ambalajlarından çıkmamış yorganlar buldum. Onlardan birini açıp üstüme güzelce örttüm. Son olarak da resepsiyon masasının üzerinde bir kağıdın üstünde bir çok yazının arasında wireless koduna benzeyen bir rakamı telefonuma girmeyi denedim. Artık telefonumda internet de vardı.

Temel ihtiyaçlarımı gidermiştim, içerideydim, sıcak bir yorganın altındaydım ve internetim vardı. Başka ne isteyebilirdim ki?

Yaklaşık iki saat sonra resepsiyonda çalışan bir çocuk gelince, odama ve gerçek yatağıma kavuşmuştum.

Anapurna dağının eteklerine çok yakın olan Pokhara şehri, dağa tırmanacak kişiler için tırmanmadan önce son durak ve tırmanıştan sonra dinlenme yeri olarak kullanılır. Şehir olarak da oldukça sakin, keyifli ve ucuz olan Pokhara’ya ben de aynı amaç için gelmiştim. Hem şehri biraz görüp Hindistan’ın o korkunç hengamesinden sonra biraz olsun kafa dinlemek hem de Anapurna’ya (daha doğrusu Poon Hill’e) tırmanışım öncesi bürokratik işlerimi halletmek, hastalığımı iyice toparlamak ve hazırlanmak.

Pokhara’ya geldikten sonra 1 gün kalıp tırmanışa başlamaktı planım. Fakat tam olarak iyileştiğimden emin olmak adına (çünkü 5 günlük bir tırmanış yapacaktım) bir gün daha ekstradan kaldım. Her ne kadar fiziksel olarak mükemmel durumda olmasam da, tabii ki şehirde yürüyecek ve etrafı görecek kadar enerjim vardı.

Pokhara’da geçirdiğim iki gün biraz kendimi şımarttığım bir zaman dilimi oldu. Hindistan’da çok az yerde bulabileceğiniz kırmızı eti hiç yemediğim için bir steak yemekten, güzel bir yerde masaj yaptırmaya kadar hem öncesi zorlu geçen hem de sonrası zorlu geçecek bir gezi arasında olabildiğince kendime vakit ayırdım.

Hayır, ‘mutlu son’lu masaj değil.

Gölün kenarına uzanan Pokhara şehrinde boydan boya birkaç kez yürüyüp mağazalara baktım, tırmanış için alışveriş yaptım ve güzel yemeklerini yedim. Hindistan’dan sonra gördüğüm en büyük fark burada kimsenin sizin peşinize takılıp size bir şey satmaya çalışmamasıydı. Arada benimle konuşan insanlara içgüdüsel olarak ‘bu kesin bana bir şey satacak’ diye yaklaşıyor, sohbetin sonunda ‘hoşça kal’ deyip, bir şey satmaya çalışmadan gitmelerine şaşırıyordum.

Tabii ki bir de tırmanıştan önce gerekli izinleri almak için (izinden kastım, bir resminiz ve 40 dolar ile aldığınız birkaç belge) gereken mercilere de başvurdum.

Pokhara hem hastalığımı toparlamama, hem Hindistan’ın yorgunluğunu atmama, hem de harika keyifli bir şehri tanımama vesile olmuştu. Göl kenarı ile, yeşillikleri ile, insanlarının sükuneti ile uzun haftalar boyunca durabileceğim bir yerdi. Bir çok açından Hindistan’dan bile daha ucuz olması (kaldığım harika hostel kahvaltı dahil 5 dolardı, yediğim yemekler 2-3 dolardı) daha da güzelleştiriyordu bu güzel şehri.

Bir sonraki durağım olan, 5000 küsür metrelik Poon Hill tırmanışımdan önce tam gerekeni vermişti bana.

Artık toparlanmıştım, kafamı dinlemiştim ve bir sonraki macera için hazırdım.

5 gün boyunca 5000 metre.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN