Dünyanın Yerlisi
 

Poon Hill Nepal – Tepeye Çıkarken Yolu Keşfetmek – Bölüm 2

Halihazırda son iki gündür yaptığım tırmanış zordu ve şimdi daha zoru gelecekti. Bu yüzden Ghorepani’deki konaklamamda kendimi şımartmıştım (yatmadan önce kendime güzel bir biftek söylemiştim).

Plastik bir tabakta yanında patates ve yeşilliklerle gelen bu biftek o an dünyanın en güzel bifteğiydi benim için. Bir süre kendi içimde istişare ettikten sonra bira da söylemeye karar verdim. İstişares etmemin sebebi fiyatından çok yarın uzun sürecek tırmanışımdan önce alkol almak isteyip istemediğimden emin olmamamdan kaynaklanıyordu. Sonra bir daha böyle bir tepede böyle bir keyif yaşama şansım olamayabileceğini düşünüp bifteğimin yanına biramı da söyledim.

Ghorepani’deki kaldığım yerin manzarası harikaydı. Odadan manzaraya bakıp, başka bir düşüncenin zihnime girmemesine, girenlerinde dolanmamasına, hemen çıkmasına çalışıyordum. O an’da, orada olmak için. Sonrasında insanların doğru yerlere gittiğinde hemen hemen hiçbir bedeli olmadan nasıl harikalıklara şahit olabileceğini ve birçoğumuzun (buna bir çok an’da ben de dahilim) kendimizi nasıl bir balonun içine hapis ettiğimizi düşündüm.

Odanın tek dezavantajı herhangi bir ısıtma sisteminin olmamasıydı. Üzerinizde ve altınızda kalın bir eşofman, ayağınızda çorap ve üzerinizde kalın bir yorgan olunca bir sorun olmuyordu ama yorgandan ayağınız bile çıksa, soğuğu hissediyordunuz.

Sabah 04:30’da yürüyüşüme hazırlanmak için kalktığımda ilkokulda sabahçıyken annemin beni kaldırma seanslarına geri döndüm. Yaşadığım ‘flashback’ten kafalarında fenerleri ile otelin önünden geçen tırmanıcı kafileleri uyandırdı. Hemen sıcak yatağımdan çıktım, çok üşümemek için hızlı hızlı giyindim ve yola çıktım.

Kafa fenerim olmadığı için paltomun göğüs cebine telefonumun sıkıştırıp fenerini açtım. Her ne kadar bu yolculuk kendimi an’da tutmaya çalıştığım bir yolculuk olsa da, sabahın 05:00’inde 300 metre tırmanırken bol bol küfür edip bir an önce tepeye varmak istedim. Kendi içimde ufak çatışmalarla geçen bu yürüyüşün sonunda, tepeye vardım.

Zirveye çıktığımda hissettiğim duygu sadece tepeye tırmanmanın getirdiği tatmin duygusu değildi. Sadece harika manzaranın verdiği keyif duygusu da değildi. Tepede yorgun, uykulu ve mutlu iken, manzarayı izlerken birden gözümden birkaç yaş süzüldü. Nedenini bilmediğim bir şekilde yüzlerce tırmanıcının arasında ağlamaya başladım. O ana kadar içimde kalan, başaramadığımı düşündüğüm, kompleks ettiğim birçok şeyin ortaya çıkışıydı bu sanki. Biliyordum, tek bir tırmanışla hayatım değişmeyecekti, ben de değişmeyecektim. Ama her tırmanış, her seyahat, her tanıdığım insan, her tecrübe berrak bir suya mavi bir damla gibiydi. Her damla suyu daha da mavileştiriyordu, beni daha da derinleştiriyordu. Bu tırmanışta da tekrar kafamı uzatıp suyun ne kadar mavileştiğine bakmıştım. İşte bu yüzden ağlıyordum.

Kendi iç dünyamda dolaştığım kadar, Poon Hill tepesinde de dolaşmaya karar vermiştim. Tepeye çıktığı için mutlu, her yaştan, her ülkeden insanla birlikte yürüyor, harika manzaranın tadını çıkartıp, her anı görmeye, koklamaya, duymaya ve sevmeye çalışıyordum. Bu an’ın tadını çıkartmamda en büyük katkı da, ufak bir kulübe de demir maşrapada çay satar yer olmuştu. Oradan aldığım sütlü çayı tepede yudumlamak bu zaferin taçlandırıldığı bir ödül gibiydi. Son bir kez manzaraya baktım, annemin güzel atkısını bir kez daha kokladım ve orada bir ipe bağladım. Manzaraya, anneme ve kendime teşekkür edip geri döndüm.

Kaldığım otele geri dönüp, kahve, pişiye benzeyen bir yemek, meyve ve yumurtadan oluşan harika bir kahvaltı ettim. Bavulumu topladım ve yola koyuldum.

Bundan sonra tüm yolun iniş olacağını düşünerek kendimi psikolojik olarak sadece inmeye hazırlamıştım. Biraz indikten sonra bir 400 metre tırmanışın olduğunu görmek beni adeta çökertmişti. Yapacak bir şey olmayınca insanın o yapılacağı çok güzel yaptığını kendimi tekrar kanıtlarcasına son tırmanışımı yaptım. Yine haritaya baktım, artık resmiydi. Bundan sonra sadece iniş vardı.

Fakat iniş düşünüldüğü kadar kolay değildi. Daha önceki tırmanışlarımda da tecrübe ettiğim gibi, inmek tırmanmak kadar, hatta bazen daha zordu. Öncelikle tırmanıştan sonra enerji azalmasından ve vücudun yorulmasından mütevellit, iniş çok daha sancılı oluyor. Elbette bir de tırmanıştaki hedefe varma motivasyonu bittiğinden ötürü, iniş angarya olabiliyor.

Sabah 9’da başlayan (Poon Hill’den oteli saymazsak) ve 17:00 e kadar süren inişimde yine 30 dakikada bir mola, yarısında öğle yemeği programımı bozmadım. Fakat sürekli dik inişlerde olduğum için artık ayaklarım korkunç derecede şişmişti. Tüm günlerin rekoru olan 9 saat yürümenin ayaklarımın şişmesine katkısı büyüktü.

Son kalacağım yer olan Ghorepani’ye (buradan Pokhara’ya giden otobüsün kalktığı koy sadece 1 saat uzaklıktaydı) gelmiştim. Şişmiş ayaklar, yorgun vücut ve ‘yeter’ diye haykıran bir ruhun kombinasyonu ile son nefesimdeydim. Girişte büyük bir oteli geçip ‘nasıl olsa daha güzel yerler vardır’ diyerek devam ettim. 1 saat boyunca yaklaşık 10 otele girip ‘doluyuz’ cevabı aldım. Tüm o yürüyüşün üstüne 1 saat daha ekleyerek ilk başta geçtiğim otele gittim. Artık hava iyice kararıyordu ve strese girmeye başlamıştım. Ama ne mutlu ki, o burun kıvırdığım otel ‘yerimiz var’ dedi ve beni aldı.

Odaya girdiğimde ayakkabımı çıkardığımda yaşadığım rahatlığı muhtemelen hiçbir zaman unutmayacağım.

Yemeğimi yedikten ve biraz dinlendikten sonra köyü biraz turlamak istedim, ama artık şişmiş ayaklarım, yaralı parmakları ve tutmuş bacaklarım buna izin vermiyordu. Biraz oturduğumda bacak kaslarım soğuyor ve tekrar kalkmak tam bir ızdırap oluyordu. Bundan sonraki birkaç gün de tıpkı bir dede gibi yürüyecektim.

Bir sonraki sabah kalkıp, tutuk bacaklarımla son bir saati yürüdüm. Yürüyüşün sonlarına doğru, sonuna geldiğim yolun verdiği başarı hissi, bu maceranın bitecek olmasının verdiği burukluk ve bu yoruculuğun biteceğinin verdiği sevinç gibi birçok karışık duyguyu bir arada yaşıyordum.

Yolda iki Nepal’li çocukla sohbet ettik. Çok az İngilizceleri ile bile iletişim kurmaya çalıştılar. Bizim şikayet ettiğimiz 1-2 saat yürüyüşü okula ya da komşu köylere gitmek için her gün yapıyorlardı. Yolun sonuna doğru ‘ailemiz şurada oturuyor, açsan gel bizlerle yemek ye’ tekliflerini otobüsüm kalkacağından ötürü nazikçe geri çevirdim ve vedalaştık.

Pokhara’ya giden otobüse binerken 3 saatlik yolda gözlerimi kapayacak, tüm yaşadıklarımı hazım edecek ve şu sözleri söyleyecektim.

‘Teşekkür ederim’

‘Beni affet’

‘Özür Dilerim’

‘Seni seviyorum’

 

Çünkü bu yürüyüş bana birçok şeyin yanı sıra, bir şeyi istediğimizde yapabileceğimizi ve sonsuz potansiyelimizi tekrar hatırlattı.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN