Dünyanın Yerlisi
 

San Luis Potosi – Bir Erkekle Aynı Yatağı Paylaştığım Yer            

Kenia ile vedalaşıp Ciudad Victoria’dan ayrıldıktan sonra bir sonraki durağım, San Luis Potosi’ye yola çıktım. Yaklaşık 5 saat süren bu yola çıkmadan önce San Luis Potosi şehri bana bir çok kişi tarafından sıklıkla övülmüştü. Ciudad Victora’ya gideceğimi söylediğimde insanlar nasıl burun kıvırdılarsa, San Luis Potosi’ye gideceğimi söylediğim zaman tam tersine bir tepki verip ‘’aaa, harika’’ diyorlardı.

Gittiğimde anladım bu tepkinin neden olduğunu. San Luis Potosi ufak, şirin ve içinde bir çok şeyi barındıran tatlı bir şehirdi. Güzel kiliseleri, parkları ve sokakları olan bu yer akşam daha da güzelleşiyordu. Şehrin binaları sarı ışıkların altında çok güzel gözüküyordu.

Sadece 2 gün geçirdiğim bu güzel şehirde Miguel isminde harika bir hostun misafiri olmuştum. Geldiğimde otobüs terminaline yakın bir yerde beni arabasıyla alan Miguel ilk olarak beni deliler gibi yediğimiz bir Meksika restoranına götürdü. Restorandan çıkamayacak kadar yedikten sonra Miguel’in şehrin biraz dışındaki evine gittik. Çok tatlı bir köpeği ve hiç görmediğim 3 ev arkadaşıyla yaşayan Miguel gelen misafirlerini odasında ağırlıyordu. Geldiğimde bana iki opsiyon sundu.

‘’Eğer sorun olmayacaksa yatakta benimle yatabilirsin, iki kişi rahatça sığıyor. Eğer rahat etmezsen şişme yatağım var, onu şişirip yerde yatabilirsin.’’

Biriyle yatağı paylaşmakta herhangi bir problemim olmadığı için yatakta birlikte yatabileceğimizi söyledim. Tıpkı çocukken kuzenlerimle birlikte uyuduğum günler gibi.

Biraz sohbet ettikten ve biraz playstation oynadıktan sonra bir güzel uyku çektik. Miguel’in horlaması dışında hiçbir problem yaşamadığımız geceden sonra sabah Miguel erken işe gideceği için 6’da kalktık. Tepede bir şehir olduğu için, gün içinde gayet ılık olsa da, geceleri çok soğuk olan Potosi sabahın altısında tam olarak buz gibiydi. Ama bu kadar erken kalıp, pastaneden bir şeyler alıp, sonrasında Miguel’in beni otobüse binebileceğim bir yerde bırakmasından sonra otobüsle şehir merkezine gitmek güzel bir duyguydu. Çünkü tüm bunları yaparken tek yabancı bendim ve diğer herkes Meksika’lıydı.

Gün içinde Miguel’in önerdiği güzel bir kafede kahve içip güzel bir kahvaltı yaptım. Sonrasında çıkıp şehirde bazen Miguel’in görmemi önerdiği yerlere giderek, bazen de amaçsızca yürüdüm. Yaklaşık 20 kilometre yürüyüşten sonra Couchsurfing’de tanıştığım başka biri olan Ana ile buluştuk. Yoga hocası olan Ana uzun süreler İsviçre’de yaşamış ve bir çok ülkeyi görmüş biriydi. Yoga, İngilizce, siyaset ve genel olarak hayattan, dar vaktimiz içinde konuştuk. Sonra o yoga dersine gideceği ben de Miguel ile bulaşacağım için ayrıldık. Miguel arkadaşlarıyla bir restorana gidecekti ve beni de davet etti.

Restorana gittiğimde şehrin en lüks restoranlarından birine geldiğimi gördüm. Açık büfede yiyebileceğin her şey mevcuttu. Sushişinden yeşilliğine, makarnasından pizzasına, peynirinden etine kadar. Bu restorandaki başka bir özellik de, 2 dakikada bir garsonların gelip bir şişe takılı et parçalarını dilimleyip bizlere servis etmeleriydi Doyana kadar et yiyebileceğin bu restoran verdiği hizmete göre şaşırtıcı derecede ucuzdu. Sanırım 60 TL gibi bir fiyata kişi başı istediğimiz kadar yiyebiliyorduk.

Bu lüks restoran deneyiminden sonra Miguel’in arkadaşlarıyla vedalaşıp, Miguel ile şehir merkezine gidip biraz arabada, biraz da yürüyerek gezdik. Sabah erken kalktığımız, ikimiz de yorulduğumuz için çok geç olmadan tekrar eve döndük sonrasında. Biraz Miguel ile sohbet ettikten, biraz da köpeğiyle oynadıktan sonra tekrar paylaştığımız yatağımıza geçtik 😀

Güzel bir duş aldıktan sonra yorgunluktan yatağa girer girmez uyudum. Bu sefer daha insaflı davranıp sabah 6’da değil, 7’de kalktıktan sonra tekrar yola çıktık. Miguel beni yine aynı bıraktığı yerde bırakıp benimle vedalaştı. Ben de aynı şekilde otobüse binip, merkeze gittim.

Sabah bir gün önce kahvaltı yaptığım aynı yere gittim. Miguel o mekanın ‘’çılgın’’ bir sahibi olduğunu söylemişti. Müşterilerle konuşup, onlara ne yiyebilecekleri hakkında tavsiyeler veren, hatta ilk gelen müşterilere ne yiyeceklerini söyleyen biri olduğunu. Kahvemi söyledikten sonra geldi yanıma oturdu. İspanyolcamın çok akıcı olmadığını anlayınca kırık bir İngilizceyle:

‘’Dün neden o kahvaltıyı yedin? (yumurta ve jambon) Onu her yerde yersin!’’

‘’Mantar seviyor musun? Her şeyi yiyor musun? Tamam o zaman, sana özel bir şey göndereceğim, tamam mı?’’

‘’Bayılacaksın’’

Bana çok konuşma fırsatı vermeyen mekan sahibi bunları söyledikten ve benim sessiz onayımı aldıktan sonra kalktı. 10 dakika sonra sosis, yumurta, mantar ve bilimum başka şeylerden oluşan bir şey geldi önüme. Açıkçası, bu kahvaltıyı yedikten sonra akşama kadar acıkmadım.

Gün içinde gittiğim yerlerden tekrar geçtim, bol bol yürüdüm. İki öğrencimle İngilizce dersimi yaptım. Sonrasında da dün buluştuğum Ana’yla tekrar buluşup güzel bir kafenin terasında yemek yedik.

Sonrasında da bir sonraki durağım olacak olan Aguascalientes için yola çıktım.

Tekrar iki güne ne kadar şey sığdırılabileceğini hatırladığım bu harika iki gün çok keyifli ve dolu dolu geçmişti.

Yeni arkadaşlıklar, yeni tecrübeler ve yeni maceralarla.

 

Yorum yok

YORUM BIRAKIN