Dünyanın Yerlisi
 

San Salvador, El Salvador – What Goes Around, Comes Around

Santa Ana’da iki gün geçirdikten sonra, kısa bir otobüs yolculuğuyla El Salvador’un başkenti San Salvador’a vardım. Sabah 2 İngilizce dersim olduğu için ilk yaptığım şey, şehirde bir Starbucks bulup (internetine güvenebildiğim yegane yerlerden biri), derslerimi verdim.

Burada tüm seyahatim boyunca beni misafir edecek ilk yabancı hostum (Slovakyalı) Erik’te kalacaktım. İngilizce öğretmeni olarak çalışan Erik, 3 senedir buradaydı. Öğle arasında sağ olsun, beni Starbucks’tan aldı, bavulları eve koyduk ve kendisi işine geri döndü.

Ben de ilk akşamımı Santa Tecla isimli bir semtte (Erik’in evine yakın) geçirdim. Biraz yürüdükten sonra, bir şeyler yedim. Akşam 21:00 gibi Eric’le buluştuk. Eric bana şehrin manzarasını göstermek istediğini söyledi ve 2 arkadaşıyla beraber bir tepeye çıkıp manzarayı izlemeyi önerdi. Tabii ki seve seve kabul ettim.

Monica isimli bir arkadaşı (bu arkadaşı El Salvador’luydu) başka bir arkadaşıyla birlikte bizi aldı. Şehrin tepesinde, sönmüş bir volkanın eteğinde kurulmuş harika bir otel/cafeye girip, şehrin manzarasını izledik. Sonrasında da San Salvador’a (ve genel olarak, tüm Orta Amerika’ya özgü) yemeklerin yapıldığı, yarı sokak satıcısı yarı restoran şeklinde bir yerde, burritoları bir güzel yedik.

Tüm Couchsurfing hostlarım gibi, Erik’de kalbi çok temiz, misafirperver bir insandı. Haliyle arkadaşları da öyleydi. Bir gün sonrası için Monica beni şehirde gezdirebileceğini ve birlikte vakit geçirebileceğimizi söyledi. Tekrardan, seve seve kabul ettim J

Bir sonraki gün erken saatte evden çıkıp Monica ile buluştum. İlk olarak, bozulan laptop şarjımı yenilemek için bir ‘’Office Depot’’a gittikten sonra, Monica beni şehrin merkezine bıraktı. Her ne kadar başkent olsa da, San Salvador çok ufak bir şehirdi. Yaklaşık 2 saat içinde tüm şehir merkezini gezmiş bulundum. Kiliselerine girdim, meydanlarda aylak aylak dolandım ve şehirde yaşayan insanların nasıl yaşadığını gözlemledim. Bu bölgenin şehirleri gibi bu şehirde dağınık, sıcak ve samimiydi.

Sonrasında, öğle yemeği için bir yer ararken çok eski ve çok tatlı bir pizzacı buldum. İçeridekilerin oturup, pizzalarını yerken, televizyonda dönen saçma programa manazıca baktığı bu yer o kadar eskiydi ki, masaların duvarında küllük entegre edilmişti (şu an orada da kapalı alanlarda sigara yasağı vardı).

Pizzamı yedikten sonra, bulduğum bir polise sorarak, akşam ‘’Girişimcilik Hikayeleri’’ seminerimi vereceğim yere otobüsle nasıl gideceğimi öğrendim. Yoldan hızla geçen bir otobüse binerek, konferansı vereceğim yere doğru gittim. Biraz erken geldiğim bu yerde, bilgisayarımla çalışıp organizatörlerle sohbet ettikten sonra, 10 kişinin katıldığı keyifli bir seminer verdim. Sonrasında da katılımcılarla birlikte vakit geçirip sohbet ettik. Yine her seminerimdeki gibi, buradaki insanlarında problemlerinin, hayallerini, isteklerinin ne kadar herkesinkine benzer olduğunu gördüm. Katılımcılardan biri kız arkadaşını ziyaret geldiğini söyledi. Fakat Türk olan bu katılımcı, Türk olduğunu bana sürpriz yapmak için etkinliğin başında değil, etkinliğin sonunda söyledi. İsmi Efe olan bu arkadaş bu seyahatim boyunca gördüğüm ilk hemşehrim olmuştu.

Etkinlikten sonra Erik, Monica ile tekrar dışarı çıktık. Bu sefer 4.müz değişmiş, Erik’in ev arkadaşı Jessica bize katılmıştı. Santa Ana’daki hostum Neto San Salvador’un en eski barı olan (şu an adını hatırlamadığım) bara mutlaka gitmemi söylemişti. Güzel bir tesadüf olarak, Erik’lerin beni götürdüğü bar bu bardı. Neredeyse 100 senelik olan bu bar, ilk başta sarhoşların takılıp içtiği mekanken, şimdi daha çok hipsterların takıldığı, canlı müziğin olduğu, bilardo oynanan, güzel bir yere dönmüştü. Burada da bol sohbetli, müzikli ve bilardolu bir akşam geçirdikten sonra (ve bilardoyu ne kadar beceremediğimi tekrar keşfettikten sonra) eve döndük. Evlerinin verandasında oturup sohbet ederken, saat 02:00’yi bulmuştu bile.

Bir sonraki gün artık San Salvador’dan ayrılış günümdü. Monica sağ olsun tekrar vakit ayırıp benimle buluştu. Bu sefer de, Latin Amerika’da yemek yemeyi sevdiğim en favori yerim olan ‘’Mercado’’ (bir sürü farklı yemeğin yapıldığı açık bir pazar gibi)’ya gidip, adını hatırlamadığım fakat lezzetini unutamayacağım yemekler yedik.

Yemek yerken Monica birden ‘’Mexico City’de telefonunu çaldırdığını biliyorum. Telefonsuz ne kadar zor olduğunu da biliyorum. O yüzden bunu sana vermek istiyorum diyerek’’ kullanmadığı, ama gayet kaliteli ASUS marka bir telefonu çıkarıp bana verdi. Hiç beklemediğim bu sürprize karşı Monica’ya emin olup olmadığını sordum. O da emin olduğunu söyledi.

Bu tecrübe bana iki şeyi hatırlattı. Birinci olarak, dünyada ne kadar cömert insanların ve karşılık beklemeden birşeyler vermeyi seven insanların olduğunu. İkinci olarak da, benim 6 ay önce bende kalan Belarus’lu bir çocuğa aynı şekilde, artık kullanmadığım bir telefonu verişimi. ‘’Gün gelip devran dönüyor’’ dedim kendi kendime.

Öğleden sonra San Salvador’dan ayrılmak üzere olsam da, hikayem burada bitmemişti. Santa Ana’da evinde kaldığım Neto’nun arkadaşı Jodie, beni San Salvador’dan 1 saat uzaklıkta bir plaja davet etmişti. Kızkardeşi ve arkadaşı ile bir plaj hoteline gideceklerini ve geceyi orada geçirebileceğimizi önerdi. Ben de tabiiki, zevkle kabul ettim.

Okyanusun tam karşısında, harika bir otelin avlusunda, harika bir akşam geçirip, uyku tulumlarımızla açık havada yattık. Sabah 05:00’te kalktığımda, karşımdaki manzara harikaydı. Sanırım hayatımda ilk defa okyanusun karşısında uyanmıştım.

Sabah 08:00 gibi yola çıkıp tekrar San Salvador’a gittik. Jodie ve kızkardeşi ile vedalaştıktan sonra, İngilizce derslerimi verip, tekrar Monica’yla buluştum. Hızlı bir kahve ve güzel sohbet sonunda, bir sonraki durağım, El Salvador’da bulunacağım son şehrim olan San Miguel’e doğru yola çıktım. Fakat bu yol tahmin ettiğim kadar basit olmayacaktı.

Fakat, günün sonunda, bu geçirdiğim harika 3 günü hiç bir zor yol değiştiremezdi.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN