Dünyanın Yerlisi
 

Tiran – Arnavutluk (1. Kısım)

Bir kere bir arkadaşım bana ‘Biz Arnavut’uz’ dediğinde ‘Peki, Arnavutluk’un başkenti neresi?’ diye sormuştum.

Cevabı verememişti.

Bir çoğumuzun kökeninin dayandığı, genelde hakkında negatif şeyler duyduğum (yine hiç gitmeyenler tarafından) Arnavutluk’ta maalesef sadece 2 gün geçirebildim.

20448891_10154525701661734_1615729714964777308_o

Çünkü ‘sıkıcı’ diye tabir ettikleri başkent Tiran’da bu kadar keyif almışken, eminim ki, özellikle deniz kenarındaki harika şehirlerinde inanılmaz vakit geçireceğim.

Mutlaka birkaç kere daha ziyaret edeceğim bu güzel ülke, Kosova’dan sonraki durağım olmuştu. Kosova’nın Prizren şehrinden geçtiğim Tiran; kolay, rahat, ekonomik ve keyifli bir şehir.

Otobüs durağından iner inmez 20 dakika yürüme mesafesinde olan hostelime geçtim. Bahçesi olan bir evden bozma bu hostelde insanlar her bir yana değilmiş, anın tadını çıkartıyorlardı. Kimi sigarasını içiyordu, kimi sohbet ediyordu, kimi bilgisayarında bir şeyler yapıyordu. Güler yüzlü Fransız bir gönüllü kız ve otelin sahiplerinden biri resepsiyonda karşıladılar. Teknik bilgileri verdikten sonra şehirde görülebilecek yerleri özet olarak anlattılar.

20615827_10154525702216734_7471043390299004369_o

‘2-3 saat bu şehri genel olarak görmeye yeter. Sonrasında vaktin olursa daha detaylarına inmeni tavsiye ederiz’.

6 kişilik odama çıkıp, bavullarımı bırakıp, duşumu aldıktan yatağımda bir yarım saat kadar dinlendim. Hem Kosova’da, hem de Arnavutluk’ta hostel yataklarında perde olması beni pozitif anlamda şaşırtmıştı (bu perde biraz olsun ‘mahremiyet’ veriyordu.)

20507152_10154525702571734_3539069772381605564_o

Hostel’den çıkar çıkmaz otobüs garından buraya gelirken geçtiğim Tiran’ın en büyük ve Avrupa’da ki en büyük meydanlarından biri olan Skandenberg meydanına doğru yol aldım. Eskiden caddelerin birleştiği bu meydan, Stalinist bir diktatör olan Enver Hoca tarafından bir kültür sarayı, ulusal müze ve otel yapılarak bir meydana dönüştürüldü. Enver Hoca’nın dönemi son erdiğinde de ülkenin yeni yüzünü sembolize etmek için geniş, ağaçların olduğu ve insanların hürce yürüyebileceği bir meydana çevrildi. Bu meydandaki opera binasının önünde, Couchsurfing isimli siteden tanıştığım Sona ile buluşacaktım.

20545448_10154525702411734_1037654032372747514_o

Geldiğimde bomboş olan meydanda şimdi binlerce kişi, bir sahnenin önünde duruyor, müziği tadını çıkartıyordu. Biraz erken geldiğim için bende opera binasının merdivenlerinde müziği dinlemeye koyuldum. Özellikle Beyonce’nin ‘Drunk in Love’ şarkısı çalarken bası iç organlarımda hissediyordum.

20451897_10154525703841734_4808690140763807409_o

Gözlerim kapalı müziği dinlerken, gözlerimi açar açmaz karşımda Sona’yı gördüm. Gözlüklü, kıvırcık saçlı bu kız sanki beni uzun senelerdir tanıyormuş gibi sarıldı ve ‘hadi yemek yiyelim’ dedi. Her ne kadar güzel müzikten uzaklaşmak beni üzdüyse de, hem açtım, hem de biraz bu şehri deneyimlemek istiyordum.

Lokal bir yere gidip, bol etli ve bol lezzetli bir yemek yedik. Etimin yanında 1 euro olan biramın tadını çıkartırken, ne kadar susadığımı fark etmiştim. Yemeğin sonunda her balkan gezimde ritüelim olan ‘rakia’ içimini yapmak için bir shot bardağı rakia sipariş ettim. Sona’nın ‘emin misin, bu içki çok ağırdır’ telkinleri arasında içkim geldi. Güzel yemeğimin üstüne ‘cila’ olacak rakia’yı içer içmez, uzun süredir içmemenin getirdiği yanma ve pişmanlık duygusu da birlikte geldi. Kısa fakat yoğun acı geçtikten sonra bir sonraki destinasyonumuza, güzel bir bara gidip birkaç arkadaşımızla buluşacaktık.

Gittiğimiz barda ‘Couchsurfing’ grubunun toplanması olacaktı. Onlardan erken geldiğimiz için bizim gibi erken gelen iki kişiyi bulduk ve ‘uno’ oynamaya başladık. Oynadığım kişileri yeni tanıdığım için her ne kadar belli etmemeye çalışsam da, aşırı ‘rekabetçi’ benliğim hortlamaya çalıştı. Amigdalamdan gelen dürtüleri bastırıp güzel bir ülkede, güzel bir barda, güzel insanlar ile birlikte olmanın, en önemlisi de ucuz içki içmenin tadını çıkartmaya karar verdim. 2 oyundan sonra Tiran’da yaşayan, danışmanlık yapan arkadaşım Cüneyt bize katıldı. Geldiğimde haber verdiğim Cüneyt ile konuştuktan sonra, oturduğumuz bara çok yakın oturduğunu söyleyip hemen yanımıza geldi.

20451844_10154525703191734_6462785683151747356_o

Cüneyt’in ‘gel seni biraz gezdireyim’ teklifinden sonra arkadaşlarımdan müsaade istedim. Cüneyt ile yürürken hem arayı kapatıyorduk hem de bana Arnavutluk’ta geçirdiği 5 seneyi ve gözlemlerini anlatıyordu.

Türkiye’den uzaklaşan birçok kişiden duyduklarım aynıydı.

‘Burada insanlar çok rahat, koşuşturmaca yok.’

‘Herkes istediği gibi dolaşabiliyor, baksana kızlara ne rahatlar.’

‘Valla arada gelmek güzel, ama bundan sonra Türkiye’ye yerleşmem.’

‘Daha önce buraya yerleşmediğime pişmanım.’

Bu birbirine benzeyen cümleleri farklı insanlardan duyduğum her zaman, aralarında her ne kadar doğruluk payları olsa da, bazen bunların objektif bir yorumdan çok, ait oldukları ve özledikleri ülkelerinden ayrılmalarının özlemi ve (belki de) suçluluk duygusunu bastırmak için söylenen kendi kendini haklı çıkarmalar olduğunu da hissedebiliyordum. Tabi bu duygu son derece doğaldı.

Birkaç barı tek tek gezerken Tiran’ın sakin sokaklarından yürüyorduk. Bir başkente göre gayet güzel yeşillikler barındıran, insanların kendi keyiflerinden başka bir şey ile ilgilenmediği, kimsenin seni mekanına çekmeye çalışmadığı sokaklarda.

20448902_10154525703561734_2333141117712824_o

Bol bol sohbet ile geçen bir akşamdan sonra eve dönme vakti gelmişti. Cüneyt’in yolu kolayca bulabileceğim bir yere kadar geçirip oradan ‘bak buradan dümdüz yürü, ileriden sağa dönünce yolu göreceksin’ direktifinden sonra kendisiyle vedalaşıp ayrıldık. Yorgun, biraz sarhoş fakat keyifli halimde sallana sallana Tiran’ın komünizm döneminden kalan geniş ve boş sokaklarında yürürken, sevdiğim tüm şarkıları bağıra bağıra söylüyordum.

Çünkü yarın yeni bir gündü, ve ben bugünümü çok güzel geçirmiştim.

Yorum yok

YORUM BIRAKIN