Dünyanın Yerlisi
 

Tiran – Arnavutluk (2. Kısım)

İkinci günümün sabahına hostelime çok yakın bir pazara uğrayarak başladım. Daha doğrusu önce hostelimde harika bir kahvaltı yaparak başladım. Bana sunulan birkaç opsiyon arasından omlet ve kahve opsiyonunu seçtim. Karnımı bir güzel doyurduktan sonra hostel sahiplerinden birine bugün neler yapabileceğimi sordum.

 

Güzel birkaç öneriden sonra yoluma koyuldum.

İlk başta yazdığım gibi ilk Tiran’ın açık pazarlarından birine gidip, meyvelerin, sebzelerin, peynirlerin ve bilimum çeşit gıdanın olduğu raflarda gezdim. Kocaman bir kapta olan böğürtlenlere gözüm takıldı. Satıcının yanına gittim ve elimle ondan istediğimi söyledim. Fakat kap çok büyük olduğu için bunun yarısını istediğimi söylemek adına elimle bir şeyi yarıya kesiyormuş işareti yaptım. Bu hareketi hemen anlayan adam böğürtlenin yarısını bir torbaya doldurdu ve bana uzattı.  ‘Ne kadar’ sorumu kendi dilinde yanıtladığı için anlamadığımı belirtince, eline bir hesap makinesi aldı ve tutarı oraya yazıp bana gösterdi. Gitmeden zeytinlerini gösterip, bir tane tadına bakmamı söyledi.

20452029_10154525702766734_8274761884342677179_o

Aynı dili konuşmadığımız halde aramızda kısa bir ‘sohbet’ gerçekleştirdikten sonra orada ayrılıp bir sonraki durağıma, Tiran meydandaki camiye doğru gittim.

Camiye girmeden hemen yanında bir kule görüp tepesine çıkmak için yöneldim. Yan binadan bir adam ‘girmek için 200 lek (5 TL) ödemeniz gerekiyor’ dedi. Gidip biletimi alıp kulenin tepesine çıktım (biraz da terledim). Yükseklik korkum olmasına rağmen her defasında yüksek yerlere çıkıp korktuğum için kendime hayıflanırken, bir yandan da korkumu unutup manzaranın tadını çıkartmaya çalıştım.

20170718_134102

İndikten sonra yandaki camiye kısaca göz atıp yoluma devam ettim. Bu arada sıcaklık yaklaşık 35 derece olduğu için olabildiğine gölgelerden gitmeye çalışıyordum. Oldukça diyagonal olan Tiran’da yolları bulmak çok kolay olduğu için istesem de kaybolamıyordum.

Futuristik bir Ortodoks kilisesinin önüne geldikten sonra, hem içerisini görmek, hem de biraz olsun güneşten kurtulmak için içeri girdim. Kiliselere dua saatleri dışında da rahatça girilebildiği ve en kalabalık yerlerde bile içerisinin sessiz olduğu için gezilerimde kiliselere gidip bir süre oturmayı çok seviyorum.

20170718_143531

Akabinde hosteldekilerin şiddetle önerdiği ‘Bunkart 2’ müzesine yola koyuldum. Tiran’da yapılacak ilk 10 şey arasına giren bu müze, Enver Hoca diktatörlüğünde ‘Sigirumi’ isimli polis gücünün yaptığı zorbalıkları ve Arnavutluk’un geçirdiği acı siyasi geçmişi gözler önüne seriyor. Bir yer altı tüneline yapılan bu müzede odalara girdiğinizde, kendinizi gerçekten bir mahkum, bir polis ya da o dönemde zorlukları yaşayan biri gidi hissediyorsunuz. Eskiden sorgu odası olan bir odadaki ışığın sürekli yanıp sönmesi, siz o odadayken sanki sorgu altındaymışsınız hissini ve stresini size yaşatabiliyor.

20170718_140053

Bu yoğun tecrübeden sonra bir süre bir şey yapmamaya ve sadece yürüyüp gördüklerimi sindirmeye karar verdim. Seyahatlerimde tabii ki görülmesi gereken yerleri görmekten büyük keyif alıyorum. Özellikle kısa bir süre oradaysam kısa süreye birçok şey sıkıştırma eğiliminde olabiliyorum. Zamanla bunu biraz daha az ama sindirebileceğim şeyleri yapma yönüne doğru kaydırmaya başladım. Bazen gün içinde 3 müzeyi birden görmekten ise, gerçekten gitmek istediğim bir müzeye gidip, sonrasında o şehrin sokaklarında amaçsızca yürüyüp anın tadını çıkartmak daha anlamlı gelebiliyor.

20170718_144159

 

Artık günümün sonuna yaklaşmıştım ve akşam Feribot ile Bari’ye gidecektim. Hostele son bir kez daha dönüp, bavulumu alıp, Tiran’dan yarım saat uzakta olan Durres isimli şehire yola koyuldum.

20170718_153908

Kavşağın ortasında bekleyen minibüste şöför minibüs tıka basa dolana kadar bekledi. Bu süreçte de bir kadın bana Arnatuvça’da bir şey sorup yabancı olduğumu anlayınca yol boyunca herkese benim yabancı olduğumu söyledi. Böyle olunca tüm gözler benim üzerimde olup, kimse İngilizce bilmemesine rağmen herkes benimle iletişim kurmaya çalıştı. Benimle ilk konuşan kadının çat pat bildiği İngilizce ile yol boyunca tüm minibüs ahalisi ile sohbet ettim. Türkçe ve Arnavutça’da benzer kelimelerden bahsettiğimi kısımda biri bana ‘Budal’ın anlamını bilip bilmediğimi sordu. İlk başta anlamasam da İngilizce çevirisini ‘Stupid’ söyleyince verdiğim ‘aaaaah, Budala!’ tepkime tüm minibüs koptu.

Bu bol sohbetli yolculuğun ardından varacağımız yere geldik. Tüm yolcular ile tek tek vedalaştıktan sonra kadına da teşekkür edip ayrıldık. Bari’ye gidecek olan gemim tüm heybeti ile limanda duruyordu, ama daha vakit vardı. En yakın restorana gidip Arnavutluk’un ünlü pizzalarından sipariş edip yanında da espressomu içtim. Bunlara sadece 10 Lira vermenin mutluluğunu yaşarken geçirdiğim harika 2 günü de bir kez daha içime sindirdim.

20170718_194847

 

Yorum yok

YORUM BIRAKIN